Profesyonel Koçluk Süreci

Günümüzün ve geleceğin gözde mesleklerinden biri olan koçluğa ilk adımı atarak siz de sertifikalı bir koç olabilirsiniz. 01

Uzman Koçluk Programları

Certified Coach Sertifikasyonu içinde verilen Uzmanlık eğitimleri için tıklayın. 02

Profesyonel Koçlarla Çalışın

Kurumsal referans verdiğimiz profesyonel koçlarla çalışarak hedeflerinize ulaşabilirsiniz. 03

Koçluk İş Modeli

Bir sertifikadan daha fazlasını, koçluğu gelir getiren işe dönüştürmeyi hedefliyorsanız. 04


2011.03.23 19:54:27
Beril Atakul

Kah ailemizle kendi önceliklerimizi, kah özel yaşamımızla işimizi, kah da duygularımızla mantığımızı dengelemeye çalışarak, her gün bir uçtan bir uca çelik bir halatın üzerinde yürümekteyiz hepimiz. Nasıl ki evrendeki muazzam dengeyi bir çiçeğin büyümesinde, yağmurun yağmasında, mevsimlerin birbirini kovalamasında görebiliyorsak, aynı denge yaşamlarımızda da hüküm sürmekte. Tek bir farkla: Yaşamımızın dengesi çoğu kez bizim elimizde. Seçimleri yapan, öncelikleri belirleyen bizleriz. O halatın üzerinde yürürken denge çubuğunu kullanan bizleriz. Yaşamımızın sorumluluğu bizim elimizde.

Herkesin dengeyi yitirdiği, bir yöne doğru fazlaca eğildiği durumlar olabiliyor. Çoğu kez kontrol bizden çıktıktan sonra fark ediyoruz bir terslik olduğunu. Ya hayır diyemez oluyoruz kimselere, ya da başkalarının hayatları için enerji harcamaktan kendimize vakit ayıramıyoruz. Bazen de zamanımızı kendi yaşamımızda tek bir alan için cömertçe harcıyor, diğer alanları ihmal ediyoruz.

Gerçek olan şu ki, 24 saat herkese eşit olarak verilmiş. Her sabah dünyaya yeniden gözlerimizi açıyor, hızla yeni günün kucağına bırakıyoruz kendimizi. Sürekli zamana karşı bir yarış içindeyiz. İşte, evde, trafikte, hiç bitmeyen bir yarış bu. Ve günün sonunda, yapmak isteyip de yapamadıklarımız için bir suçluluk duygusu yerleşiyor içimize. Hep eksik kalan bir şeyler var. Daha düzenli, daha dengeli, daha huzurlu bir yaşam için neler vermeyiz, neler!

Yaşamda denge kurmanın belirgin bir formülü var mıdır sizce? Bir şablon olabilir mi denge için?

Denge kişiye hastır, her yaşamın kendine has olduğu kadar. Denge, öncelikleri belirleyebilmektir ve bunu bir başkasının önceliklerini rehber alarak yapmak değildir elbette.  Denge sabit de değildir, hatta hafif salınımlıdır. “An”da sürekli olarak doğru seçimler yapabilme bilgeliğidir. Denge, aslında “dengelemek”tir.
“Yaşayıp gidiyoruz işte”, deriz. Yaşayıp gitmeyelim. Yaşayalım ve öyle bir yaşayalım ki, gittiğimizde suçluluk duyduğumuz hiçbir şey olmasın. Efendim? Mümkün değil mi? Aslında mümkün. Sadece, yaşam dengeniz üzerinde çalışmanızı gerektiriyor. Yaşamınızda sizin için önemi olan her bir konu ile ilgili -ki bu iş olabilir, aile olabilir, kariyeriniz ya da sağlığınız olabilir- bir denge kurabilmek olası. Yapabilenleri ve böylece yaşamlarında fark yaratabilenleri yakından tanıyorum. Bilgeliklerine ve yaşamdan aldıkları keyfe şahidim. Onların da bizler gibi 24 saatleri var. Yine de, her günü bir hayat gibi yaşamayı başarabiliyorlar. Küçücük sırları uygulayarak. Önceliklere sadık kalarak. Ve denge içinde huzurla yaşamayı önemseyerek. Sadece dengeleyerek…

“Hayatı bir şölen sofrası gibi bırakmalı…” diyor Aristo, “…ne susuz, ne de sarhoş olarak.”

Ne dersiniz? Yaşamınız dengelemeye değer mi?

Her şeyden önce siz buna değersiniz. Ve tabii yaşamınız da…

Sevgiyle kalın,

Beril Atakul
Business and Personal Life Coach


  Yaşam Koçu | Denge
Comments 2Hits: 319  

2011.03.09 18:06:11
Buket Özen

 

Şimdilerde 7 den 70 e birçok insanın ilgiyle izlediği bir dizi film bu. En çok ilgi gören de minik Osman. Etrafta devamlı bir hareket, heyecan, aksiyon. Zavallı Osman çoğunlukla neler olup bittiğini anlayamıyor. Ama ileride anlayacak. Çünkü biliyoruz ki senarist olayları yetişkin Osman’ın ağzından anlatıyor. Dün geceki bölümde annesi, ablası ve ağabeyi eve perişan halde geliyorlar. Küçük ablası Aylin evden kaçmış ve evlenmiş. Bunun üzerine herkes yıkılmış. Minik Osman ısrarla neler olup bittiğini soruyor. Babaannesi “ben sana sonra anlatırım diyor.” Minik Osman’ın iç sesini duyuyoruz bu sırada.... “Her zaman her şey sonraya kalır bizim evde. Sonra konuşuruz, sonra anlatırım. O SONRA hiçbir zaman gelmez. Öyle bir geçer zaman ki, o sonra yapılacak şeyler yapılmadan bir bakarsınız yıllar geçmiş. Verilen sözler her zaman ertelenmiş, koca bir hayat geçmiş.”

Evet bu sözler bizim milletçe ortak bir özelliğimizi hatırlattı bana. Dizi filmlere de yansımış işte. Sonra yaparım, sonra söylerim, sonra düşünürüm. Osmancık küçücük boyuna bakmadan ne büyük bir sorunumuza parmak basıyor aslında. Erteleme problemi. Aradan çıkarılması gereken acil şeyler hergün vardır hayatımızda. Asıl önemli olan şeyler nasılsa bir gün yapılacaktır. Şimdi şu andaki meseleyi bir aradan çıkaralım o önemli şeyi yapacağız modunda yaşarız. Size bir sır vereyim mi? O gün hiç gelmeyecek. Bunu bacak kadar çocuk farketti ama biz koca eşşekler olarak hala farkında değiliz. Biz hala önemli işler ile acil işleri karıştırıyoruz. Acil işlerin, ki bunlar genelde rutin ve anlık önemi olan işlerdir, yapılması gereken bir telefon görüşmesi, bir alışveriş listesi, o gün acil yapılması gereken bir görev vs... Halbuki bunlar sadece o günü kurtarmaya yetecek öneme sahiptir. Etrafımız bu tür acil işlerle dolu olduğu olduğu için gerçek ve önemli işleri erteler dururuz. İyi de nedir bu önemli işler? Bunları nasıl bileceğiz? Şöyle söyleyeyim: Farzedin ki felç oldunuz yatağa bağlandınız , yada doktorunuz bir kaç aylık ömrünüz kaldığını söyledi (Allah Korusun), neleri yapmadığınıza pişman olursunuz, neyi keşke yapmış olsaydım derdiniz. İşte ne diyorsanız onlar önemli şeylerdir. Mesela: Ölmek üzere iken keşke daha çok çalışsaydım, veya keşke daha çok para kazansaydım diye hayıflanan birine rastladınız mı hiç? Bunlar daha çok kendileri ve sevdikleri için harcayacakları vakit ve enerjiyi hayat mücadelesi dedikleri kısır döngüye feda ettikleri için pişmandırlar.

Asıl göremediğiz gerçek şudur: Ne kadar zengin ve refah içinde olursa olsun kimsenin bu hayat trafiği azalmıyor. Yani çalıştıkça ve kazandıkça işler bitmiyor, hatta daha da bereketleniyor mu ne? Ben çok az insanın maddi açıdan tatmine ulaştıktan sonra stop dediğini gördüm. Artık, bir evim arabam, bir yazlığım, bize 10 yıl yetecek kadar birikimimiz var, artık daha sakin bir hayat yaşayayım, vaktimi çocuklarıma adayayım, daha az kazançlı ama saatleri esnek bir işe gireyim diyene ben rastlamıyorum, ya siz.  Peki önemli işlerinize, yani kendinize ve sevdiklerinize ne zaman vakit ayıracaksınız. Emekli olunca, diyenleri duyar gibiyim. Size bir sır daha vereyim öyleyse. Emekli olunca da yapamayacaksınız büyük ihtimalle. Neden mi? Evet alışkanlık diye nitelendirdiklerimiz davranışlar değildir her zaman. Düşünce tarzımız da bizim alışkanlıklarımız olur. Bu alışkanlıklar da kaderimiz olur sonra. Düşünün bir kere ömrünün 60 yılını bu şekilde hep bir şeyler kazanma ve hep bir amaca ulaşma modunda harcayan bir insanın  bu kadar yıllık alışkanlığı bir anda değişir mi?  Bilinçaltı da hep bir şeylerin eksik olduğuna, hiç bir zaman tam olmadığına ve hep bir hedefe ulaşmak için deliler gibi, kendimizi unuturcasına çalışmaya şartlanmış. Eeee, işten emekli olduk ne olacak şimdi. Bu zamana kadar kendimizi hiç dinlemedik, hastalanmaya ve kötü hissetmeye bile zamanımız olmadığını bilinçaltımıza kazıyarak hastalıkları ve yorgunluğu bile erteledik. Şimdi artık bu insan boş kaldı rahatladığına göre ben yavaş yavaş hastalık alarmları gönderebilirim diyor vücut. Ya da bu insan hep ileride rahat etmek için deli gibi çalışırken odağını şaşırmış, amaç ileride rahat etmek iken sadece çalışmak, çalışmak, çalışmak olmuştur. Beynimize ömür boyu çalış çalış çalış sinyalleri gönderdiğimizden, biz emekli olur olmaz ne olduğumuzu şaşırırız. Ben ömür boyu koşturdum, şimdi oturursam ne olur. Nasıl evde oturulur. Nasıl hayattan zevk alınır bilemeyiz ki.

Ne yazık! 50-60 yılımızı nasıl geçirdiysek o şekilde yoğun bir hayata ölene kadar mahkumuz demektir. Rahatlık bize haram çünkü. İnanın o rahat edeceğiniz ütopik gün gelmeyecek. Tam emekli oldunuz, hastalıklar, eğer maaşallah sağlıklıysanız, 30 yıl önceki rutine sizi bir anda geri döndürecek torun bakma ve büyütme sorumluluğu. Kızınız çalışıyor. Başka çareniz var mı ki? Hani o, şu çocuk bir okulu bitirsin rahat edeceğim, bir evlendireyim rahat edeceğim, bir torun göreyim rahat edeceğim rüyaları. İşte şimdi yeniden başa döndünüz. Şu torun bir okulu bitirsin rahat edeceğim, bir evlensin rahat edeceğim, bir, bir, bir....

Kendimizi kandırmayalım , yaşadıklarımız alışkanlıklarımızdır ve nasıl yaşıyorsak ölene kadar da aynı şekilde yaşayacağız. O hiç gelmeyecek efsanevi günü beklemeyelim ne olur. Biraz hayatın arasına küçük mutlulukları serpiştirelim. Mutlu ve rahat edeceğimiz günü ömür boyu beklemeyelim. Artık hayatı ertelemeyelim. Çünkü, Öyle bir Geçer Zaman ki......

Buket Özen

İş ve Kişisel Yaşam Koçu


  
Comments 0Hits: 280  

2011.03.08 22:18:28
Buket Özen

Offf! Şu hayat denen koşuşturma! Gün içinde yapılacak bir sürü iş. Kafamızda dolaşan binlerce düşünce. Yapmamız gereken alışverişler, telefon görüşmeleri, ev işleri, aile, arkadaşlar, çoluk çocuk.... “Şu günler 24 saat olmasa da 30 saat olsa hafta da 10 güne çıksa ne rahatlarız ama” derken bir yanda unuttuğumuz ve ihmal ettiğimiz insanlar... İşte bugün ondardan biri ile, hatta en önemlisi ile bir randevum var. Çok uzun zamandır görüşmediğim, görüşemediğim dostum. Hatta dosttan da öte.... Can yoldaşım benim. Mahcubum, yüzüm yok. Uzun zamandır kavgalıydım onunla. Bana küsmüştü... Benimse ilgilenmem gereken o kadar çok sorun vardı ki, onun nazını çekecek halde değildim. Koparıp attım. Onu yok saydım. Düşünmemeye çalıştım. Hayatıma onsuz devam ettim uzun süre. Fakat aklımdan hiç çıkmadı, çıkamadı. Kendi kendimi kandırıp durdum. Zaten kaprislinin tekiydi dedim. Hep onunla vakit geçirmem mümkün olamazdı. Benim bir hayatım var, sosyal bir çevrem, işim ve sorumluluklarım var dedim. O da benden umudu kesip kabuğuna çekildi. Ses soluk kesildi. Günlük koşuşturmalarımın arasında aklıma düştü ara sıra. Hep erteledim onunla yüzleşmeyi. Arayı uzattıkça içimdeki sızı büyüdü. Sonunda elim telefona gidiverdi. Bir halini hatırını sorayım istedim. Telefondaki ses çok yorgun ve bitkindi. Belli ki zor bir dönem geçirmiş, ve yanında kan kardeşi, can kardeşi olmadan atlatmaya çalışmış. Bir an içim sızladı. Konuşmaya ihtiyacın var herhalde dedim. Hemen gel konuşalım. Aslında benim ondan daha çok ihtiyacım varmış konuşmaya. Kapının zili çaldığında heyecandan elim ayağım kesildi. Ne kadar özlemişim onu! Hemen koşup açtım. Bir de ne göreyim! O hayat dolu, cıvıl cıvıl insan gitmiş, yerinde bir enkaz yığını duruyor. Zayıflamış, kamburu çıkmış, ayakta zor duruyor. Gözlerinin altı çökmüş, İnanamıyorum! Aynı yaşta olmamıza rağmen o benden en az 10 yaş büyük görünüyor. Onunla ne zaman tanıştığımızı hatırlamıyorum bile. Kendimi bildim bileli tanıyorum onu. Çocukluğumuz birlikte geçti. Birlikte güldük, birlikte ağladık. Aynı benim gibi hayat dolu, kabına sığmayan, tatlı bir yaramazdı. Çocukluğum bir film şeridi gibi geçti gözümün önünden. Ne günlerdi o günler! İyi de şimdi ne oldu? Nasıl bu hale geldi bu insan? İçeriye buyur ettim. Ayaklarını sürükleyerek bir koltuğa yığılıverdi. Ah salak kafam. Arkadaşımın en kötü döneminde yanında yoktum. Kendimden utandım. Benim nutkum tutulmuş olsa da bakışlarımdaki soru işaretlerini görmezden gelemedi.Uzun süre gözlerini benden kaçırdıktan sonra yavaş yavaş anlatmaya başladı.

-Seninle son görüşmemizden sonra kendime gelemedim. Ben senin gibi dışa dönük bir insan değilim. Sen hayatındaki boşluğu kapatmak için kendine başka meşgaleler bulursun, hayatında yalnış veya kötü giden birşeyler varsa onları görmezden gelmeyi ve yok saymayı tercih edersin. Haksızlığa veya ihanete uğradığında kendini çevrendeki diğer insanlara adayıp, onlar için sonsuz bir enerjiyle koşturursun. Bu yolla kendini birileri için vazgeçilmez ve değerli hissedersin. Böylece kendini kandırırsın. Kendine sürekli bakar, kuaföre gider, makyaj yapar ve diğer kadınlardan daha güzel hissederek egonu beslersin. Etrafında hep insanlar var. Sosyalsin. Oysa biliyorsun, benim senden başka kimsem yok. Kendi kırılan gururumu, onurumu veya duygularımı tamir etmek için sığınacağım, bana “sen olmasan biz ne yaparız” diyecek kadar bağımlı hiçkimsem yok. Yalnızca kendim varım. Bir de sen vardın. Sen olmadan nasıl yaşanır bilmiyordum ki... Yaşayamadım. Beslenemedim, varlığımı devam ettiremedim.

-Hayır! Bir dakika! Bu çok acımasızca. Bu durumda olmana sebep ben miyim yani. Halbuki ben çok iyi bir insanım. Sorumluluk sahibi, yardımsever, fedakar. Herkesin sorununa çözüm bulurum. Herkes için parçalanırım. Kendimden çok başkalarını düşünürüm. Ben bugüne kadar bir karıncayı bile incitmedim. Bir insana bu kadar çok zarar vermiş olmam mümkün değil. Senin dışında herkes hayatlarında olduğum için çok memnun. Oysa sen devamlı eleştiriyordun beni. Sana yaranmak çok zordu. Etrafımdaki insanlar bana övgüler yağdırdıkça sen acımasızca eleştiriyordun.

-Dost acı söyler.

-Tamam bunu biliyorum ama sen biraz fazla olmuştun.

-Ben sana ayna oluyordum. Senin kendine itiraf edemediklerini söylüyordum. Fakat sen kendinle ilgili gerçekleri görmek istemediğin için kulaklarını tıkadın. Beni hayatından çıkarınca rahatlayacağını sandın. Peki rahatladın mı?

-Aslında tam olarak rahatladığım söylenemez. Ama sana şunu söylememe izin ver. Benim kendime ait bir hayatım var. Sana diğer sevdiklerimden daha çok ilgi gösteremem.

-Ben bana daha çok ilgi göster demedim ki. Ama en az ilgi gösterdiğin kişi kadar bile sevgiyi hakketmiyormuyum? Düşün. İleride yaşlansan ve büyüklerini kaybetsen, arkadaşlarını da teker teker kaybediyor olsan, çocukların yuvadan uçup kendi hayatlarını kurmuş olsa, başka şehirlerde veya ülkelerde yaşıyor olsalar, etrafında hiç kimse kalmasa yanında kalan yegane kişi kim olur?

-Biliyorum tabii ki sen olursun. Bunu yüzüme vurup durma!

-Fakat senin kendine özsaygın ve sevgin olmazsa ben beslenemem biliyorsun. Senin gibi etten kemikten değilim. Sadece benimle barışık olman beni besler. Aksi taktirde, sen yalnız kaldığında, tüm insanlar seni terkettiğinde sana yardım edecek kadar sağlıklı olamam. Tekrar ediyorum. Bana diğer insanlardan daha çok önem vermeni istemiyorum. Yalnızca onlar kadar değer versen yeter. Lütfen artık beni ihmal etme. Benim sesime kulak ver. Bizim herkesten daha çok birbirimize ihtiyacımız var. Biz bir bütünüz. Ben olmazsam sen de olamazsın. Bu gerçeği kabul et artık. Benim desteğim olmadan etrafındaki hiçkimseye de faydalı olamazsın.

Sarsıldım. Ne kadar uzun zaman olmuş kendimle yüzleşmeyeli. Allahım ben ne yaptım. Dış görünüşüme, dış dünyama verdiğim değeri kendi özbenliğimden esirgemişim. O kadar perişan görünüyor ki. İç dünyamı bu şekilde görmek beni kendime getirdi. O benim içimdeki ben. Demek ki bedenimi ters yüz etsem, içimi dışıma çıkarsam aslında böyle görünüyorum. Perişan, acınacak ve zavallı. Başıma gelenlerden hep kendimi suçlamış, kendime acımış ve bu duygudan kurtulmak için kendimden uzaklaştıkça uzaklaşmışım. Karşımdaki gerçek ben, ben ise maskeli ben, sahte ben. Gözyaşlarımı tutamadım. Hıçkırarak gerçek ben’e sarıldım. “Bir daha seni asla bırakmayacağım arkadaşım. Merak etme.” Sıkı sıkı kavradım onu, yeniden kendi benliğimle senkronize oldum. Tekrar bir bütün olduk.

Buket Özen

İş ve Kişisel Yaşam Koçu


  
Comments 1Hits: 268  

2011.02.28 19:54:28
Beril Atakul

Biliyor musunuz, daha önce ne kadar çok konuştuğumu yaşam koçluğuna adım attığımda fark ettim. Meğer zihni susturarak söylenenlere odaklanmak, karşınızdakine kendinizi bütünüyle vererek dinlemek ne zormuş! Koçluk yolculuğunda öğrendiğim altın ders, “dinlemek” idi. Önceleri çok iyi bildiğimi (!) sandığım dinlemek. Duymak, sonrasında da fikir yürütmek zannediyordum ben dinlemeyi. Hani birisi size bir şeyler anlatırken neler söyleyeceğinizi düşünürsünüz ya! Tabii böyle dinlemek gereken zamanlar da yok değil. Ancak birisiyle etkili iletişim kurmak, o kişiyi yakından tanımak ya da bir durumu çözüme ulaştırmak istediğinizde kesinlikle yetersiz kalıyor. Güzel haberse şu: Etkili dinlemek öğrenilebiliyor!!!

Duyduklarımızı bütünüyle anlamak, anlarken yargısız olmak, cümlelerin içinde gizli inanç ve değerleri fark edebilmek, alışık olduğumuz dinlemeye yeni bir form kazandırıyor. Bu şekilde dinlemek tüm insanlığa yayılacak bir öğreti olsa ne harika olurdu diye düşlüyorum hep. Düşünsenize, herkes birbirini yargılamadan, kendi vereceği cevapları düşünmeden, kişisel çıkarlara odaklanmadan yürekten dinliyor, dinliyor, dinliyor…Böyle bir düzende savaşlar, tartışmalar, boşanmayla sonuçlanan evlilikler, iflas eden şirketler ve iletişim kazalarından doğan benzeri olumsuzluklar olur muydu hala?

Koç gözlüğümü taktığım andan beri, yargısız olma, inanç ve değerleri fark ederek saygı gösterme ve kesinlikle empatik dinleme çabası içindeyim. Bu yolda öğrenmenin sonu yok gibi… Her insan bir dünya ve o dünyaya adımınızı attığınız anda kafanızdan geçen tüm cümlelere dur diyerek adeta tek yürek dinlemeye başlıyorsunuz…Bir süre sonra kulaklarınızın yalnız olmadıklarını fark ediyor, zihninizin, kalbinizin ve gözlerinizin de dinlemeye eşlik etmelerini keyifle izliyorsunuz. Size yönelen her cümle yeni bir fırsat. Dinlemeye başlamak yeni kıtalar keşfetmek gibi adeta. Sadece duyduğunuzda ve öylesine dinlediğinizde ise ayak bastığınızın yepyeni bir kıta olduğunu fark edemeyebilirsiniz!

Siz de etkili dinlemek istiyorsanız, işe dinlerken kendinizi dinleyerek başlayabilirsiniz. Bakalım ne kadar ve ne şekilde dinleyebiliyorsunuz? Bunu bir kez belirledikten sonra, belli bir kişiyi ya da herkesi dinlerken erişmek istediğiniz dinleme boyutuna yönelebilirsiniz. Küçük adımlarla başlayın, gerçekten odaklanın ve yüreğinizle dinleyin. Sırlar basit. Mesele, uygulamak ve yaşamınıza yaymak. Bunu başardıkça, etkili dinlemenin yaşamınıza kattıklarını gözlemleyecek, daha da iyi dinlemek isteyeceksiniz.

Benim bir düşüm var, söylemiştim. Herkesin birbirini yürekten dinleyebildiği bir dünya hayal ediyorum. Etkili dinleme yolunda atabileceğiniz küçücük bir adımla bu hayale biraz daha yaklaştığımı umuyor, size kendi dünyanızın bilinmeyen kıtalarını keşfetme serüveninde başarılar diliyorum.

Beril Atakul
Business and Personal Life Coach


  Beril Atakul | İletişim | Dinlemek
Comments 1Hits: 264  

2011.02.27 20:08:52
Arzu Bıyıklıoğlu

Karşı kıyıya geçmek için nehirin durulmasını beklerseniz, nehir durulduğunda kayık orada olmayabilir. Bu sefer kayığın gelmesini beklersiniz. Kayık geldiğinde kürekler orada olmayabilir, yine sbekleyecek bir şeyiniz vardır, küreğin gelmesini beklersiniz. Olmaz ya, hani olurda bütün engeller kalkıp, şartlar tamamen olgunlaşırsa birgün, yinede bir şey yapamazsınız artık. Çünkü o kadar çok beklemeye alışmışsınızdır ki  bu seferde karşıya geçecek gücü bulamazsınız kendinizde. Zaten geçseniz de bir anlamı olmaz. Bir şey başarmış, bir zafer kazanmış sayılmazsınız. Hiç bir engel yokken karşıya geçmek, bir aktiviteden başka anlam taşımaz. Niyetiniz aktivite yapmaksa bunu yerinizde zıplayarakta yapabilirsiniz. Yok ben ''kendi zaferimi kazanıp yaşam standartımı yükseltmek istiyorum'' diyorsanız, o zaman o nehire şimdi atlamalısınız. Hiç beklemeden şimdi. Sihir ' şimdi ' dedir. Ne geçmişte nede gelecekte.

İçinizden birkaç kere ŞİMDİ, ŞİMDİ diye tekrar edip bağırın. İç sesinizi duyun. Ne hissettiniz ? Tedirgin olup, bir adım geri çekilmek mi istediniz ? Yoksa heycanlanıp, ileri doğru bir hamle mi yapmak istediniz ?  Eğer tedirgin olduysanız nehir kenarlarında daha çok bekleyeceksiniz demektir. Heycanlandıysanız, aklınızdan şimdi yapılacak bir kaç şey geçmiştir bile. Belki can yeleğinizi taktınız, belkide ayaklarınızı suya soktunuz. Devam edin arkası gelecektir, nehrin karşısına geçip zafer kazanacaksınız, kulvar atlayıp yaşam standartınızı bir üst seviyeye taşıyacaksınız

Şimdi de nehirin kıyısında engellere takılıp harekete geçemeyenler  için küçük bir sorgulama yapalım.
Engele takılmak , onu mazeret olarak görmek kişiye ne sağlar ?
Ertelemeyi sağlar
Ertelemek o kişiye ne sağlar ?
Eylemsizlik
Eylemsizlik ne sağlar ?
Mevcut durumu korumayı
Mevcut durumu korumak ne sağlar ?
Kişiye bildiği,tanıdığı ortamda kalmayı
Ama memnun değisiniz, mutsuzsunuz , aslında daha iyi bir yere gitmek , karşı tarafa geçmek istiyorsunuz.
Ama yolda engeller var !
Ve kısır döngü böylece başlar. İşte pek çok kişi için yaşam bu şekilde kendini tekrarlayarak sürüp gider.

Peki nasıl kırılacak bu kısır döngü ?  Tabiki ' şimdi' nin sihirini başlatarak. Hiç bir şeyin değişmesini beklemeden suya atlayarak. Elimizde ne varsa onları en iyi şekilde kullanarak. Kayık yoksa yüzerek, kürek yoksa kollarımızı kullanarak, ya da bir köprü yaparak geçeceğiz karşıya. Şimdi yapmamak, ertelemek değil engele teslim olmaktır. Teslim olmak eylemsiz kalmaktır. Eylemsiz kalmakta  mevcut durumu korumaktır, mevcut durumu korumakta mücadele etmemek, risk almamaktır. Bütün bu zincirleme reaksiyonu bozacak tek şey şimdi başlamaktır. Küçükte olsa bir adım atarak başlamaktır.
Siz neyi engel görüyorsunuz şimdi karşı kıyıya geçmemek için ?...
Engeller aşılmak içindir ve şimdide aşılır. Kişinin önünde duran en büyük engel kendisidir, bugün kendinize bir iyilik yapın ve şimdi çekilin kendi önünüzden. Yolunuz açık olsun, zaferiniz kutlu osun...
Sevgiyle kalın...

Arzu Bıyıklıoğlu
Life Coach and NLP Master Practitioner


  
Comments 1Hits: 410  

2011.02.24 08:27:50
Gülden Üner

Bir an durun tam odaklanarak ve hissederek düşünün sadece iki parmağınızı oynatabiliyor ve vücudunuzun geri kalanını hareket ettiremiyor olsaydınız hayatı nasıl algılar , düşünür ve yaşardınız ? Tabiiki vücudunu sağlıklı bir şekilde kullanabilenler için bunu algılamak ve gerçekten böyle olsaydı nasıl yaşıyor , ne yapıyor olurdum diye sorgulamak kolay değildir ve sadece tahmin edilebilir.
Bugün Engellinin Sesi Dergisi’nde hayat hikayesini okuduğum Can Ahmet Vural’ın yaşamını paylaşmak istiyorum. Dört buçuk aylıkken kas hastalığına yakalanıyor ve şuan 22 yaşında olan Can Ahmet Vural sadece sol iki parmağını ve boynunu oynatabiliyor. Vural’ın hayata bakış açısı engellerin sadece düşüncede olduğunun kanıtı bana göre. Şöyle söylüyor ; Bir yolda yürümemiz ,yollar açmadığımız anlamına gelmez .Siz yürüdükçe yollar sıra halinde açılır.Hiçbirimiz ulaşılmaz erişilmez değiliz işte bu yüzden yalnızda değiliz.Kimsenin kendini boş ve gereksiz zannetmemesi gerektiğini anlatmak için mücadele ediyorum. Ve ekliyor ; her insanın kendi içinde muhteşem bir gücü vardır bunu keşfetmesi gerekiyor diyor.
Can Ahmet Vural bunları söylerken aynı zamanda hayatın bazı dönemlerinde kendisininde zaman zaman hayata küstüğünü ancak her seferinde yeniden doğmuş gibi mücadeleye devam ettiğini belirtiyor.İnsanın sıkıntılarından kurtulmasının ancak FARKINDALIK ile mümkün olabileceğini belirten Vural ayrıca farkındalık konusuyla ilgili on okulda konferanslar vermiş.
Azmin ve başarının sırrını anlattığı Yol isimli bir kitap yazan Vural şimdilerde ise ikinci kitabını yazmaya devam ediyor ve bunu sadece iki parmağının ucuyla mause’u tutarak ekran klavyesi kullanarak yapıyor.Disiplinli ve yaptığı işe saygısını gösteren hedef odaklı tavrına ise hayran kaldım .Kitabını 4 ayda ve günde 2 sayfa yazarak tamamlamış.
Bazen herşey çok zor gelir , çıkış yolu yok gibidir  sanki dünya başımıza yıkılmış ve bir daha ayağa kalkamayacak gibi hissederiz. Bazen yaşadığımız olaylar  karşısında çaresizlik içinde kalır yaşamın tüm güzelliğinden vazgeçebiliriz. Yaşamak nefes alıp vermekten öteye bişey değildir artık .İsyankarlığın bayrak taşıyanıyızdır adeta , herkese ve herşeye , hayatın kendisine kızgınızdır.Kişisel mükemmelliğimizi unutmuş kurban rolüne bürünmeyi yeğlemişizdir.
İnsan olarak hayatta herşeyi yaşamamız mümkün ancak insana acı veren olaylar değildir olayları nasıl algıladığı ve değerlendirdiğidir. Söyler misiniz dünya başınıza yıkılsa bile Can Ahmet Vural’ın yaptığı gibi yeniden doğmak için sizde eksik olan ne ? Sızlanıp ,söylenip durmanıza,hep mazeretler bulmanıza sebep olan nedir ? hayatınızı hayallerinizdeki gibi yaşamanıza engel olan nedir ? İki parmağın ucuyla hayata sımsıkı sarılmış olan ve bu farkındalıkla insanları uyandırmaya çalışan sevgili Can Ahmet’ten eksik olan neyiniz var bir düşünün !

 
Sevgiyle an’da kalın Wink

Gülden Üner


  
Comments 1Hits: 247  

2011.02.16 15:17:15
Beril Atakul

 

Hayattan küçük ya da büyük, bir beklentisi olmadan yaşayan var mıdır aramızda?

Beklentilerimizi çoğu kez inançlarımız, önyargılarımız ve geçmiş yaşadıklarımız, yani deneyimlerimiz belirliyor. Hani, “aklıma gelen başıma geldi!” deriz ya, beklenti de aşağı yukarı böyle bir şey işte. Daha başımıza gelmeden, daha önceki deneyimlerimiz ya da öğrendiklerimiz sonucu bir olma olasılığı düşünüyoruz ve gizliden gizliye beklemeye başlıyoruz! Ve çoğunlukla da başımıza gelmesi gecikmiyor, değil mi?

Bir süredir beklentiler konusunda etrafımdaki insanları inceliyorum. Dikkat ettim de, çoğu beklentilerini olumsuz şekilde dile getiriyor;
“Kesin bu yaz çok sıcak olacak hava, kavrulacağız!!”
“O kadar çok yağmur yağdı ki, yine bir yerleri sel basmıştır.”
“O kadar çalıştım ama sınavda bütün bildiklerimi unutacağıma eminim.”

Ne ilginç değil mi? İnsan doğası olumsuz konuları abartarak yansıtmaya daha meyilli işte!

Öte yandan bilinçaltımızın hayalle gerçeği ayırt edememesi konusu var. Beynimize yerleşen düşüncenin yaşanmış ya da yaşanmamış olması önemli değil. Başımıza henüz gelmemiş bir olayla ilgili veriler gerçekmiş gibi süzgeçten geçiriliyor. Özellikle kendimize dair olumsuz bir beklentimiz beynimiz tarafından gerçek olarak algılanıyor. Sadece beklenti içine girerek, olması için zemin hazırlıyoruz aslında.

“Sınavda bütün bildiklerimi unutacağıma eminim” beklentisine giren kişi, çalıştığı bilgileri unutmak için izin veriyor beynine. O kadar emin söylüyor ki bunu, bilinçaltı o sırada sınavın yapıldığı ortamı, çıkan zor soruları ve bilgileri unutma ruh halini bir bir yaşamaya başlıyor. Bu aslında bir tohum. Gerçekleşmesi çok muhtemel olumsuz bir olay için önceden zihnimize ektiğimiz “olumsuz beklenti” tohumu.

Herkes sayfalar dolusu kitap yazıyor bu konu ile ilgili, söyleşiler, seminerler düzenleniyor. Olumlu düşüncenin gücünden bahsediliyor. Konu sadece teoride kalmıyor, bilimsel olarak da ele alınıyor. Aramızda sohbet ederken, “iyi düşünelim, iyi olsun” diyoruz. Ne zaman ki insanlar evlerine, kafalarının içine geri dönüyorlar, bütün bilgiler, söylenenler, telkinler “pof” diye yok oluyor. Olumsuz beklentiler yine esir alıyor düşüncelerimizi.

İnançlar kolay kolay değiştirilemiyor çünkü. Değiştirmek mümkün değil demiyorum. Tabii ki mümkün. Ancak normal şartlar altında, kişiler kendi kendilerine “Ben artık hep olumlu beklenti cümleleri kuracağım” şeklinde kararlar alıp bu kararlarını uzun süre sürdüremiyorlar.

Koçlar, olumsuz ve kısıtlayıcı inançlar üzerinde de çalışıyorlar. Hatta çoğu kez kişinin istediği hedefe gidebilmesi için engeli sadece geçmişten gelen olumsuz bir inancı da olabiliyor. Bir koç, danışanı ile seansları esnasında bu inancı fark edebiliyor ve kişinin de fark etmesini sağlayabiliyor. Olumsuz inançları fark etmek, bu inançların altında yatan nedenleri anlamak, uygun olumlu inancın belirlenip kişiye kazandırılması hedefin önünde duran çok büyük bir engeli ortadan kaldırmış oluyor. Düşünsenize, avukat olmak isteyen, hukuk fakültesini kazanmış birisiniz, ancak topluluk önünde etkili konuşamadığınıza, insanlar önünde doğru cümleleri kuramayıp küçük düşeceğinize inanıyorsunuz. Bu inancınız beklentiye dönüşüyor, beklentinize ise tahmin edebileceğiniz gibi gerçeğe, yani kaderinize dönüşüyor. Bu nedenle, biricik yaşamımızda olumsuz inançlarımızı fark etmek ve onları olumlu inançlarla değiştirmek çok önemli.

Beklentilerinizi yeniden programlayabilirsiniz. Dilerseniz birkaç gün deneyin bunu. Ağzınızdan daima olumlu beklenti cümleleri çıkmasına gayret edin. Eğer bu size çok zor geliyorsa, inançlarınızı sorgulayın. Tam olarak neye inanıyorsunuz ve olumlu bir beklenti içinde olamıyorsunuz? Kendimizle yüzleşmek, bize en yakın biz olduğumuz için çok kolay görünse de en zoru aslında. Yine de niyet etmek ve eyleme geçmek başarının önkoşulları. Olumlu beklentiler içinde olmaya niyet edebilir ve bu şekilde davranmaya başlayabiliriz. Unutmadan söyleyeyim. Başardığınız takdirde ödülünüz de olacak. Hatırlarsanız bilinçaltınız hayalle gerçeği ayırt edemiyor! Siz olumlu cümleler sarf ettikçe zihninize bunların gerçekleşmesi için tohumlar ekiyor olacaksınız. Mesela, “Çok kısa sürede terfi edebilirim” gibi bir beklenti cümlesi kurduğunuzda, fark etmeden bu terfinin gerçekleşmesi için gerekli adımları atmaya ve farklı bir çalışma performansı göstermeye başlayacaksınız.

Çalışmalarınızla ilgili geribildirimlerinizi merakla bekliyor, olumlu beklentilerinizin size mutlu bir yaşamın kapılarını açmasını diliyorum.

Beril Atakul
Business and Personal Life Coach


  Olumlu Düşünce | Yaşam Koçu | Hedefe Ulaşmak
Comments 4Hits: 304  

2011.02.07 20:53:22
Beril Atakul

"Sevgililer Günü" geliyor.

Kimileri ticari bir pazarlama aracı, kimileri ise romantik geçmesi şart bir gün olarak değerlendiriyorlar 14 Şubat’ı. Yine de gözlemlerime göre her geçen sene daha fazla kırmızı gül, özel organizasyon ve hediye alternatifleri uçuşuyor ortalarda. Demek ki sevgililer günü bilinci giderek yayılıyor toplumumuzda.

Hatırlarsanız geçen yazımda bir kuruma CV göndermeden önce o kurumun vizyonunu araştırmalı ve kişisel vizyonunuzla ne derece örtüştüğüne bakmalısınız demiştim. Vizyon, basit bir tanımlama ile baktığımız yön aslında. Hepimiz özeliz ve gelecekten farklı beklentilere sahibiz. Değerlerimiz var, o güne dek yaşadıklarımız çerçevesinde şekillenmiş. Ve bize özel duygularımız ve onları ifade ediş tarzımız var, değil mi? 

Duygular demişken…

Yoğun duygularla birbirine doğru çekilen, birlikte geçen her andan zevk alan, sevgilerini şarkılarla, şiir gibi sms’lerle besleyen çiftler nasıl oluyor da kavga kıyamet ayrı düşüyorlar?

Evli olup boşananların sayısındaki artış bir yana, sevgililer de uzun süreli ilişki götürmekte zorlanır oldular. Yalnız ve güçlü bir kadınlar ordusu var çevremde bu sıralar… Hatta bazıları evli ancak ümidini kesmiş geleceğe dair, tamamen başka başka sebeplerle sürdürüyorlar evliliklerini.

Bir ilişkinin çıkış noktası “aşk”tır çoğu kez. Alev gibi sarmalar beyni, bedeni ve kararlar alırız o sarhoşlukla geleceğe dair. Ya uzun vadeli ilişkilerin, ya da evliliklerin temeli atılır kafamızda o esnada. Bazen de “güven” ihtiyacıdır ilişkinin çıkış noktası. Güveni o güne dek sürekli sarsılmış kişi, güvenebileceğini hissettiğinde sorgulamadan teslim eder kendisini. Yenilik arayışı, yalnızlık duygusu, aile kurma ihtiyacı ve bunlara benzer bambaşka sebepler de olabilir bir ilişkiye başlamak için. Sebep ne olursa olsun, bir gün bir şeyler ters gitmeye başlayabilir. En aşık, gözü aşktan kör olmuş kişiler bile Türk filmlerindeki gibi aniden görmeye başlayıp haykırabilirler gerçekleri. Kırmızı kalpler ortadan ikiye çatlayabilir, havada “Sen çok değiştin, ilk tanıdığımda böyle değildin!”, “Bana çalışmak istediğini söylememiştin!”, “Yurtdışına okumaya mı gideceksin? Buna ne zaman karar verdin?” gibi cümleler uçuşabilir.

Baktığınız yönü, yani vizyonunuzu ne kadar geç paylaşırsanız sevgilinizle, ilişkinizin gelecekte zarar görme olasılığı o kadar artar. “Seni Seviyorum” cümlesinin hakkını verirken, gelecekle ilgili hayalleriniz, başarmak istedikleriniz hakkında ne kadar dürüstsünüz sevdiğinize?

Bir gün karşılıklı tutkunuzun dozu azaldığında, sevginin devamı için en önemli ortak paydanız, vizyonlarınızın kesişim kümesidir. Yoksa, A kapsar B’yi!!! Bir de bakmışsınız ki, sevdiğiniz, canım cicim diye kucakladığınız kişi, vizyonunuzu yutuvermiş! Karşınızdaki kişiyi ne kadar iyi tanır, gelecekten beklentisini ve yürümekte olduğu yönü ne derece bilirseniz kendi yönünüzle kıyaslama şansınız da o kadar artar. Ortak beklentileriniz üzerine gidebilir, birlikte mutlu bir geleceğe yürüyebilirsiniz. Ya da onun yürüdüğü yolun sizinkinden bambaşka beklentiler içerdiğini fark eder, çok geç olmadan ve durum tatsızlaşmadan kendi yönünüze doğru ilerleme kararı verirsiniz.

Ortak vizyona sahip, aynı yöne yürüyen çiftler mutlular. Hayalleri benzer, varış noktaları aynı rakımda. Keyifle ilerliyorlar el ele. Ve eminim onlar için her gün “ Sevgililer Günü”.

Dilediğiniz gibi geçireceğiniz bir Sevgililer Günü diliyor, gerçek sevgi ve gerçek mutluluk için vizyonunuza sahip çıkmanızı rica ediyorum.

Beril Atakul
Business and Personal Life Coach


  Vizyon Belirleme | Yaşam Koçu | İlişkiler Koçluğu | Sevgililer Günü
Comments 0Hits: 284  

2011.02.05 19:47:23
Buket Özen

Girdiğiniz her ortamda insanları etkilemek ister misiniz? İnsanların size güven duymasını ister misiniz? Başkaları için vazgeçilmez olmak sizin için önemli mi?

Son zamanlarda sık sık kullanılan bir ifade var: Karşımdaki kişiden elektrik aldım. Nedir bu elektrik? Nasıl yaratılır?

Size girdiğiniz ortamlarda sevgi ve güven yaratmanın aslında hiç o kadar zor olmadığını söylemeliyim. Bunu sağlamanın 10 yolu var ve bunları sizlerle paylaşmak istiyorum:

1- Gülümseyin ve mutluluğunuzu yansıtın. Mutlu ve pozitif insanları sevmeye daha çok meyilliyizdir. Kendi olmak istediğimiz gibi görünen insanlar bizi daha çok çeker. Zıt kutuplar birbirini çeker ifadesi burada geçerli değildir. İnsanlar kendileri mutsuz bile olsa sürekli homurdanan, şikayet eden ve depresif görünen insanları etraflarında görmek istemezler. Bunun için gülümseyin. Sıcak ve samimi bir şekilde. Yapmacık olmasın. Mutlu olduğumuz zaman insanlarla daha çok göz teması kurarız. Eğer mutsuz isek gözlerimizi kaçırırız, konuştuğumuz insana değil yere yada uzaklara bakarız. Öyleyse gülümseyin ve karşınızdakinin gözlerine bakın. Tabii ki eğer karşı cinsten biri ile yeni tanışıyorsanız bunu çok rahatsız etmeden yapmanız ve abartmamanız gerekecek. Gülümsemeyi de içtenlikle yapmanız gerekir. Karşınızda pişkin pişkin sırıtarak gözlerini gözlerinizden ayırmayan biri sizi rahatsız eder. Öyleyse doğal olun. Ağzınız her zaman kulaklarınızda olmasın. Gözlerinizin içiyle gülün.

2- Karşınızdakinin beden dili ile uyum sağlayın. Konuştuğunuz kişi ellerini cebine sokuyorsa sizde yapın. Bacak bacak üzerine attıysa sizde atın. Onun beden hareketlerine ayna olun. Bunu hemen o anda yapmayın. Fark ettirmeden yavaş yavaş karşınızdaki kişiye göre pozisyonunuzu değiştirin. Bu uyumu bilinçli olarak fark etmese de bilinç altı farkedecektir. Karşınızdakinin ilgi alanları ve alışkanlıkları ile uyum sağlamaktan daha etkili bir yöntemdir bu. Tam olarak neden olduğunu tarif edemese de bilinçaltından sizin kendisiyle çok uyumlu bir insan olduğunuzu düşünecek ve size güvenecektir. Bazı kişilerde şeytan tüyü var deriz. Nedenini bilmiyorum ama bu insana çok ısındım, veya elektrik aldım deriz. Bunun nedeni bilinçaltına gönderdiğimiz uyum sinyalleridir.

3- Ses tonu ve ses hızı ile uyum yakalayın. Karşınızdaki kişi hızlı konuşuyorsa hızlı, yavaş konuşuyorsa yavaş konuşun. Aynı zamanda ses tonunu da ona göre ayarlayın.

4- Etkin bir şekilde dinleyin. Birçoğumuz dinlediğimizi düşünürüz ama gerçekten dinlemeyiz. Çünkü karşımızdaki konuşurken aynı zamanda iç seslerimizi de dinleriz. Onun kelimelerinden bazıları bize değişik çağrışımlar yapar ve bir anda uzaklara gideriz. Çoğu insan da başkasını dinlemiyor, aslında kendi konuşma sırasını bekliyordur. Kendi söyleyeceklerimizi toparlamaya çalışırız bir yandan. Bu esnada karşıdaki insan konuşmayı kesip size “şimdi ne dedim, anlat!” dese donup kalırız. Sadece son cümlelerini tekrarlar veya söylediklerini bir cümleyle özetleriz. Ayrıntıları dinlememişizdir çünkü. Oysaki ayrıntıları yakalamak iletişimde çok önemlidir. Öyleyse nasıl dinlemeliyiz? Öncelikle bütün iç seslerimizi durdurup sadece ve sadece onun dediklerine, hatta demek istediklerine odaklanmayız. Satır aralarını da okuyabilmeliyiz. Arada bir onun söylediklerini özetleyerek veya tekrarlayarak geri yansıtma yapmalıyız. Karşınızdaki insanın duygularına odaklanmalı ve arada bir “bu konuda şöyle hissediyorsun değil mi?” türünden onun hislerini anladığımızı belirtmeliyiz. İnanın bu şekilde dinleyen o kadar az kişi var ki? Karşınızdaki kişi hemen sizin farkınızı anlayacak ve kendisini çok iyi anladığınız için size güven duyacaktır.

5- Ortak noktaları bulmaya yönelik sorular sorun Düşündüğümüz zaman herkesle en az birkaç ortak nokta bulabilirsiniz.. Yaşınız, burcunuz, okuduğunuz okul, sevdiğiniz aktiviteler, okuduğunuz kitaplar, seyrettiğiniz filmler ve daha bir çok konudan birkaçı ortak noktanız olabilir.

6- Dik durun. Size tuhaf gelebilir ama iletişimde duruş çok etkilidir. Omuzları düşmüş, kamburu çıkmış, ayaklarını sürükleyerek yürüyen bir insan mı size güven verir, yoksa ayakları yere sağlam basan ve dik duran birisi mi? Kendinden emin bir ifade takınmaya çalışırken çok kibirli gözükmemeye çalışın. Bunu dengeleyin.

7- Kendinizle dalga geçin. İnsanlar kendine aşırı güven gösteren, hatasız ve kusursuz bir insanla arkadaş olmak istemezler. Çünkü hiçbir insan kusursuz değildir ve bizler kendimize benzeyen insanlardan daha çok etkileniriz. Dediğim gibi zıtlar birbirini çeker ifadesi bu konuda uygun değil. Bazen başımıza gelen komik ve bizi zor durumda bırakan, utanç veren hikayeleri paylaşabilmeliyiz. Kendimizle dalga geçebilmeliyiz. Ne kadar budala, ne kadar sakar veya ne kadar dikkatsiz olduğumuzu bazen rahatça söyleyebilmeliyiz. Ama dikkat! Bunu da abartmayın. Konuşmanızın içinde sadece bir kere yer verebilirsiniz. Aksi taktirde kompleksleri olan ve devamlı acitasyon yapan bir insan gibi gözükebilirsiniz. Kendine çok güvenen, dik duran ve yere sağlam basan bir insan, ama aynı zamanda kibirsiz ve arada kendine gülebilen biri olmanız sizi olağanüstü etkileyici gösterecek ve karşınızdaki “o da benim gibi bir insan” diye düşünerek kendini size daha fazla açacaktır.

8- İnsanları takdir edin. Sık sık güzel yönleri ve davranışlarından ötürü insanları takdir ettiğinizi gösterin. Teşekkür etmeyi unutmayın. Aman bunları yaparken de abartıp yalaka durumuna düşmeyin sakın!

9- Özür dilemekten çekinmeyin. Bazı insanlar özür dileme özürlüdür. Yaptıkları bir hatadan dolayı pişman bile olsalar özür dilemeyi kendilerine yediremezler. Davranışlarıyla çok pişman olduklarını gösterseler bile o iki kelimeyi söylemekte zorlanırlar. İşte böyle bir eğiliminiz varsa muhakkak bunun önüne geçin. “Hatalıyım, kabul ediyorum, özür dilerim” dediğinizde insanların önünde küçülmezsiniz aksine çok daha fazla büyürsünüz.

10-Arada bir insanlardan ufak bir iyilik veya yardım isteyin. Sanıldığının aksine yardım edip iyilik yaptığımız kişileri, bize devamlı yardım edenlerden daha çok sevmeye eğilimliyiz. Hiç kimseye ihtiyacı olmayan ve sürekli etrafına iyilik yapıp ne kadar güçlü, kudretli olduğunu bize gösteren kişilere karşı, yardım ettiğimiz ve bize kendimizi iyi ve yardımsever hissettiren insanları tercih ederiz. Bu yüzden yine tekrarlıyorum, abartmadan, etrafınızdakileri çok zorlamayacak ufak tefek iyilikler isterseniz bu onların size bağlanmasını sağlayacaktır.

Bu 10 kuralı yerine getirdiğinizde etrafınızdaki insanlar için vazgeçilmez olacaksınız. Her ortamın aranan kişisi olacaksınız. Bir tek şeyi aklınızdan çıkarmayın. İnsanlar kendilerine benzeyen ve uyum sağlayan kişiyi severler. Kendine özgüveni olan bir kişi portresi çizerken aynı zamanda etrafınızdaki insanlardan çok daha üstün ve mükemmelmiş gibi görünmeyin. Tüm bunların ötesinde insanların sizi sevmesini istiyorsanız, önce siz kendinizi çok sevmelisiniz.

Buket Özen

İş ve Kişisel Yaşam Koçu


  
Comments 0Hits: 1580  

2011.02.05 10:38:02
Buket Özen

İnsan Kaynakları kavramı iş hayatında insan faktörünü sadece  bedensel bir katkı olarak görme eğiliminin son bulması ve insanı organizasyona değer katan bir kaynak, bir dinamik olarak görme sürecinin başlaması ile literatüre girmiştir.

Tarım toplumlarında ve küçük atölye tarzı işletmelerin yaygın olduğu dönemde insan kaynaklarına önem verilmiyor, çalışanlar boğaz tokluğuna çalıştırılıyordu.

Biçimsel anlamda ilk insan kaynakları uygulaması endüstri devrimiyle ortaya çıkmıştır. Özel makinaları kullanabilme becerisi için çalışanların eğitilmesi, ücret teşviki, dinlenme ve molaların düzenlenmesi ilk insan kaynakları uygulamalarına örnektir. Bu dönemde İK çalışmaları emir komuta zinciri içerisinde süregelmekte ve insan duygularına önem verilmemekteydi. 1. Dünya savasından önce işletme sahipleri çalışan veriminin arttırılması adına düzenlemeler yapma gereği duymuyorlardı.  İşe çok talep olduğu için iş gücü ucuzdu. 1. Dünya Savaşı patlak verdiğinde birçok insan savaşa katılmış veya ülkelerine geri dönmüş olduğundan işçi sayısı büyük ölçüde azaldı. Çalışanlar çok fazla iş yükü ve yetersiz kazançları yüzünden bu ağır koşullarla mücadele etmeye başladı. Birçok sendikalar açıldı ve artık kaderine razı olan teslimiyetçi işçi sınıfı geçmişte kaldı.

1940 larda şirketlerin personel bölümleri ancak işçi giriş çıkış kayıtlarını ve ücretleri düzenleyen departmanlardı. 1960 larda çıkan yasalar personel bölümlerinin önem ve yetkisini arttırdı. Çalışan motivasyonunun artması işveren ve yöneticileri daha yakından ilgilendirmeye başladı. İşçi-işveren ilişkileri düzenlenmeye başladı. Personele ilgi alanlarını ve yeteneklerini belirleyici testler uygulanmaya ve sendikal haklar verilmeye başlandı.

1990 larda başlayan ve son yıllarda giderek artan bir eğilimle insan kaynakları yönetimi organizasyonun tüm fonksiyonlarını destekleyen ve geliştiren bir birim olarak görülmeye başlandı.

Günümüzde küreselleşmenin artması, çalışanların nitelik ve beklentilerinin değişmesi, verimlilik, kalite ve müşteri memnuniyetinin kritik önem kazanması , yönetimin gelecek stratejilere odaklanması IK Yönetiminin organizasyonlarda proaktif ve stratejik rol oynamasını sağladı.

1990 lı yıllar birçok organizasyon için sancılı geçmiştir. Değişimi farketmeyen, gelişmeye uyum sağlayamayan organizasyonlar ciddi tehlikelerle karşılaşmış ve yeniden yapılanma sürecine girmiştir.

Bütün bu çalışmaların odak noktası insandır ve bugünün başarılı organizasyonları yalnızca en değerli varlıklarına, insana yatırım yaparak gerçek bir dönüşüm sağlanabileceğini anlamışlardır.

BUKET ÖZEN

Kişisel ve Kurumsal Koç


  
Comments 0Hits: 538  

2011.02.05 10:36:05
Buket Özen

Bir işyerinde birbirleriyle dertleşen insanların söylediklerilerine dikkat ettiniz mi? Bunlar genellikle ne kadar çok çalıştıklarını, hiç dinlenecek vakitleri olmadığını, bir kaç saat uykuyla durduklarını, yapacak yığınla işleri olduğunu anlatır dururlar birbirlerine. Hayatlarında hiçbir olumlu yön yoktur sanki. Sürekli yoğunluk, koşturma ve stres. Bu insanlar durumlarından şikayet eder görünürler. Aslında bu konuşmaların altında kendilerinin bile farkında olmadığı bir gizli tatmin duygusu vardır. Satır aralarını iyi okuyan bir insan şu mesajı alır: Ne kadar çalışkan ve ne kadar meşgul bir insanım! Farkında olmasalar bile egolarını tatmin eder bu yaklaşım. Mutlu oldukları anları da gizlerler. Sanki mutlu ve huzurlu olmak bir suçmuş gibi... Eğer mutlu gözükür ve hayattan zevk alırlarsa çalışmıyor, kaytarıyor gibi gözükeceklerdir. Bu tür olumsuzlara yoğunlaştıkça da gerçekten mutsuz hissederler. Oysaki mutsuz bireylerin iş yaşamında da başarılı olmaları imkansızdır. Motivasyonları düşüktür. Devamlı sorun odaklı yaşadıkları için çok daha streslidirler. Stresten dolayı odaklanma sorunu yaşarlar. İlişkilerinde de başarısızdırlar ve bu tür insanlarla çalışmak çok zordur.

Bunlar daha çok geçmiş ve gelecek odaklı yaşarlar. Kaç gündür ne kadar çok çalıştıklarını ve daha yapmaları gereken ne kadar çok iş olduğunu düşündükçe boğulduklarını hissederler. Bu düşünce ve kaygılar aslında o işi yapıp bitirmekten çok daha fazla enerji kaybettirir onlara. Kısa bir süreliğine boş vakit bulsalar bile yapacakları işi düşünerek o vaktin de değerini bilemez ve heba ederler.

Bu işin yolu nedir? Yapın. Evet. Hemen harekete geçin ve yapın. Yapılacak işi düşünüp strese girmekten çok daha kolay. O anda yapamıyorsanız o zaman endişeyi bir kenara bırakıp boş anınızın tadını çıkarın. Düşünmek yok. Ya yapacaksınız, ya da yapamıyorsanız anınızı kaliteli bir şekilde geçirip sadece dinlenecek ve enerji depolayacaksınız.

İşyerinde stresi azaltmanın en etkili yollarından biri düşünce alışkanlıklarımızı değiştirmektir. Siz bir işkolik misiniz? Öyleyse bu size birşey sağlıyor demektir. Çok yoğun olmak size kendinizi daha çalışkan ve başarılı hissettiriyordur. Bunun farkına varın ve aslında kendi tercihiniz olan bu durumdan yakınmayı bırakın. Daha mutlu hissedeceksiniz. Daha mutlu olma cesaretini gösterebilirseniz, yaşamınız o anda değişecek ve hem iş hem de özel yaşamınızda daha dengeli ve sevilen bir insan olacaksınız. Siz mutlu olmayı hakkediyorsunuz? Kendinizi cezalandırmayın. Çok çalıştığınızı sürekli düşünerek 10 saatlik çalışma süresini 18 saate çıkarmayın. Unutmayın ki düşündüğünüz her an çalışıyor gibi yoruluyorsunuz. İş dışındaki anların tadını çıkarın ve neredeyseniz orada olun. İş yaparken işi, kendinize ayırdığınız vakitte de sadece kendinizi ve sevdiklerinizi düşünün. Kaliteli bir yaşam dileğiyle...

Buket Özen

İş ve Kişisel Yaşam Koçu

 


  
Comments 0Hits: 220  

2011.01.30 22:47:34
Buket Özen

Günümüzün gözde mesleklerinden biri olan koçluk hakkında bilinmeyen veya yalnış bilinenler gerçek bilinenlerden çok daha fazladır. Bu yeni alan büyük bir gelecek vadetmekle birlikte henüz birçok insanın kafasında tam olarak netleşmiş bir resim bulunmamaktadır. Dolayısıyla her geçen gün bu yeni profesyonel alanı bir fırsat kapısı gibi görenler ve kendi yorumunu getirenler artmaktadır. Bunlar havayı koklayarak toplumun neye eğilim gösterdiğini tesbit eder ve bu konulardaki açıkları değişik yollarla kapamaya çalışırlar. Günümüzde koçluk mesleğinin gidişatını ve popularitesini hisseden ve gerçekte elle tutulur bir kariyere sahip olmayan birçok kişi bu konudaki bilgi eksikliğinden de yola çıkarak yaşam koçuyum diyerek ortaya çıkmaya başladı. Bunlar sayesinde koçluğu pozitif enerji ve mutluluk iksiri dağıtan, evrendeki elementler ve renklerle terapi yapan, doğum tarihine ve yıldızlara bakıp analizler yapan, insanların sadece manevi ihtiyaçlarına çalışan spiritüel bir meslek olarak görme eğilimi başladı. Neredeyse yakında “Tarot ve kahve falı bakılır.” ilanlarının altında yaşam koçu imzası görmeye başlayacağız.Bu yüzden koçluğun gerçek tanımını yapma ihtiyacı hissediyorum.

Koçluk, kişilerin bireysel veya profesyonel yaşamlarında bulundukları nokta ile varmak istedikleri nokta arasındaki mesafeyi geleceğe odaklanarak kapatmayı hedefleyen, koçla danışan arasında kurulan planlı bir gelişim ilişkisidir. Bunu yaparken kişilerin mevcut durumu, istek ve ihtiyaçları, ellerinde bulunan içsel ve çevresel kaynakları gözden geçirilir. Hedeflenen noktaya varmakta kişinin yoluna çıkan maddi ve manevi(negatif inançlar ve kodlamalar) engeller tesbit edilir. Kişinin kendi farkındalığına ulaşması sağlanır. Bu farkındalığa ulaşan kişi hayatının büyük resmini görür ve kendisine içeriden değil dışarıdan bakmayı öğrenir. Kısa sürede hayallerini hedeflere ve hedeflerini gerçeklere dönüştürür. Yaşam koçu bu süreç içerisinde danışana ayna olur ve yol arkadaşlığı yapar. Bu yolculuk esnasında koçun çok özel yeteneklere sahip olması gerekir. İyi bir koç etkin iletişim becerilerine sahiptir. Etkin ve empatik dinleme yetenegine sahiptir. Danışanla uyum sağlar. İyi bir gözlemcidir. Güven verir. Güçlü sorular sorar. İyi bir liderdir. Danışanı kesinlikle yargılamaz ve yönlendirmez. Herkesin kendi gerçeğine ve hayat modeline saygı gösterir. Herkesi mükemmel olarak yaratılmış ve en iyiyi başarmasına yetecek potansiyele sahip tam bir birey olarak görür. Kişinin kendini tanımasına ve potansiyelini farketmesine yardımcı olur. Motive eder.

Kısacası koçluk çok önemli beceriler gerektiren ve sorumluluk isteyen bir meslektir. Profesyonel bir şekilde koçluk mesleğini icra edenlere baktığımızda çoğunun koçluğu ikinci kariyer olarak seçtiğini görürüz. Bu kişiler en az bir üniversite mezunu olup daha önce eğitimci, psikolog, gazeteci, yazar, ekonomist, iktisatçı, avukat, akademisyen olarak veya büyük şirketlerde saygın pozisyonlarda çalışmış ve bu mesleklere yıllarını vermiş kalifiye insanlardır. Çalıştıkları alanlarda büyük deneyimler kazanmış ve edindikleri mesleki ve yaşamsal tecrübeleri koçluk teknikleriyle birleştirerek insanlığa farklı bir alanda hizmet etmeyi tercih etmişlerdir. Yani bazı insanların düşündüğü gibi yapacak hiçbir işi olmayanların tercih ettiği bir meslek dalı değildir koçluk.

Koçluk bireyler olduğu kadar kurumlar ve şirketler tarafından da rağbet gören bir hizmettir. Yapılan araştırmalar koçluk hizmeti alan kurumların aynı yıl yatırım bedellerinin altı katını geri kazandıklarını göstermektedir.

Sonuç olarak, büyük bir hızla bilgi çağına geçtiğimiz bu yeni yüzyılda sürekli değişimin ve gelişimin esas olduğunu ve bu gelişime ve değişime uyum sağlamada bireylerin ve kurumların cankurtaran simidi niteliğindeki koçluğun değerinin idrak edilebilmesini temenni ediyor ve herkese kaliteli bir yaşam diliyorum.

Buket Özen
Business and Personal Life Coach
This e-mail address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it


  
Comments 1Hits: 226  

2011.01.29 14:29:43
Beril Atakul

İş arıyorsunuz.

İlginizi çeken ilanlara başvuruyor, türlü iş bulma portallarından yararlanıyor ve kendi bağlantılarınızı kullanarak çeşitli kurumlara CV’nizi gönderiyorsunuz.

İşte size bir kuruma CV göndermeden önce cevaplamanız için bazı koçluk soruları;

1. CV’niz iş yaşamınızdaki güçlü yönlerinizi içeriyor mu? Okuyan kişiye sahip olduğunuz yetkinlikleri hissettiriyor mu?
2. Başvurmak istediğiniz kurumu ve işi ele aldığınızda, CV içeriğinde bazı değişiklikler yapmanız gerekiyor mu?
3. CV’nize eklediğiniz fotoğraftaki görünümünüz başvurduğunuz kurumun kültürüne uygun mu?
4. Bu fotoğraf gerçek sizi ne kadar yansıtıyor?
5. CV’niz sosyal yaşamdaki diğer rollerinizi ( kulüp üyeliği, yer aldığınız sosyal sorumluluk projeleri vs.) içeriyor mu?
6. CV’nizi daha sade ancak güçlü hale getirecek olsaydınız hangi değişiklikleri yapardınız?
7. CV göndereceğiniz kurum hakkında araştırma yaptınız mı? Vizyonunu, misyonunu, değerlerini biliyor musunuz? Bunların her biri kişisel vizyonunuz ve değerlerinizle ne kadar uyumlu?
8. CV’nizi değerlendirecek kişi siz olsaydınız, mevcut içeriğiyle söz konusu pozisyona uygun olduğuna karar verir miydiniz?

Bu soruları dürüstçe ve başvurduğunuz kurumun özelliklerini göz önüne alarak cevapladığınızda, sonrasında da CV’nizi kendinizi değerlendirme yapacak kişinin yerine koyarak incelediğinizde, bazı gelişme alanları keşfedeceğinize eminim.

Çoğumuz bir CV hazırlıyor, bir süre sonra içeriğini bile unutup her başvurduğumuz yere aynı CV’yi göndererek beklemeye başlıyoruz. Siz nasıl yaşayan ve sürekli gelişen bir varlıksanız, sizi temsil eden CV’niz de sürekli gelişme alanı olan bir tanıtım aracıdır. Kuruma özel tasarlanmış, o kurumun vizyon ve misyonuyla uyumlu yönlerinizi ortaya koyan “butik” bir CV’nin mülakat kapısını aralama şansı şüphesiz daha yüksek olacaktır.

Özellikle yukarıdaki 7. soruya vereceğiniz cevaba dikkat!

Yalnızca para kazanmak için her gün gidip geldiğiniz ve değerlerinizi yansıtmayan bir kurumun parçası mı olmak istersiniz, yoksa, kişisel yaşam amacınız, misyonunuz ve değerlerinizle uyumlu bir kurumun parçası mı olmak istersiniz? Öyleyse CV’nizi daha en baştan, sadece size uygun olduğunu düşündüğünüz kurumlara gönderin. Çalışanların zamanlarının büyük bir kısmını işyerinde geçirdikleri düşünülürse, huzurlu, mutlu ve başarılı bir yaşam için iş yaşamınızda doğru adreste bulunmanın ne kadar önemli olduğunu söylemeye gerek var mı?

Çalıştığınız kurumla bütünleşebildiğinizde, hem çalışırken aldığınız keyif, hem de daha verimli çalışabildiğiniz için başarılı bir kariyer yolunda ilerleme şansınız artacaktır. Kendinizi bu kuruma yüz yüze ifade edebilmenizin koşulu da şüphesiz sağlam ve sizi doğru yansıtan bir CV’ye sahip olmaktır.

Öyleyse şimdi bir göz atın CV’nize ve yukarıdaki soruları cevaplayarak gelişim alanlarını saptayın. Temel sayılacak değişiklikleri yaptıktan sonra, her bir kuruma göndermeden önce o kurum hakkında öğrendiklerinize göre CV’nizi yeniden gözden geçirin. Nasıl ki müşterilerinin ihtiyaçlarına özel seçenekler sunan markalar daha çok tercih ediliyorsa, kuruma göre özelleştirilmiş butik bir CV de sizi rakiplerinizden farklı kılarak tercih edilme şansınızı artıracaktır.

Hazırlayacağınız butik CV’lerle fark yaratacağınıza inanıyor, sizi ve değerlerinizi yansıtan, kişisel vizyonunuzla uyumlu, bir parçası olmaktan gurur ve mutluluk duyacağınız bir kurumda yer almanızı diliyorum.

Beril Atakul
Business and Personal Life Coach


  Beril Atakul | CV hazırlama | İş Arama | Mülakat | Kariyer | Vizyon | Misyon
Comments 4Hits: 464  

2011.01.24 18:08:41
Buket Özen

Boyunuz kaç? 1.60 mı? Tamam. Şimdi hayal edin. Boyunuzun en az iki katı yüksekliğinde biri (bu 3 katı da olabilir), yani en az 3 metre yüksekliğinde biri var karşınızda. Size yukarıdan bakıyor. Siz de kafanızı iyice kaldırıp yukarıya bakıyorsunuz. Boynunuz mu ağrıdı? Kaç dakika böyle durabilirsiniz? Kendinizi ne kadar küçük ve savunmasız hissediyorsunuz değil mi? Hele de bu kişi sizin karşınızda durmuş, elleri belinde veya parmağını dize doğru sallayarak sert bir tonda neyi yapıp neyi yapmamanız gerektiğini dikte ediyorsa... Nasıl hissedersiniz? Zaten küçüksünüz. Şimdi iyice küçüldünüz. Yer yarılsa da içine girsem diye düşünüyorsunuz. Kendinizi Gülliver masalının içinde hissettiniz. Devler diyarında minik bir insan... Üstelik bu devler sürekli size şunu yap, bunu yapma diyor... Sokakta yürürken sizi elinizden tutup çekiştiriyor. Adımlarınızı bu metrelerce uzunlunluğundaki deve uydurmanız gerekiyor. Sizi adeta sürüklüyor. O yürüyor siz koşuyorsunuz. Bu arada size bir şey söylüyor ve koşarken, sürüklenirken aynı anda yukarı bakıp onun ne dediğini anlamaya çalışıyorsunuz. Bu arada ayağınız önünüzdeki taşa takılıyor ve sendeliyorsunuz. “Önüne baksana, ne kadar dikkatsizsin” şeklinde homurdanmalar eşliğinde tek elinizden sertçe tutup havaya kaldırıyor sizi. Ayaklarınız yerden kesiliyor. Neyse, her nereye gidiyorsanız epey aceleniz var herhalde. Koşar adım devam ediyorsunuz. O da ne! Burası bir çocuk parkı. Rengarenk bir dünya. Salıncaklar, kayaklar, tahtıravalli... Koca devin gevşettiği elinden kurtulup oyuncaklara doğru koşuyorsunuz. Ne harika bir dünya burası! En güzel tarafı da burada sizin boyunuzda başka cüceler de var. Allahım, insanın kendi hizasında birisiyle konuşması, oynaması ne büyük mutlulukmuş. Hiç bitmesin istiyorsunuz. Ama bitecek... Tekrar devlerin dünyasına geri döneceksiniz. Eve döndüğünüzde akşama daha uzun boylu, daha iri yapılı ve daha kalın sesli diğer dev gelecek. Üstelik te bıyıkları var. Kapıdan girer girmez sizi birazcık hırpalayacak, havaya atıp tutacak, mıncıklayacak ve sert bıyıklarını yanağınıza batırdıktan sonra poponuza bir şaplak atıp “hadi şimdi git oyuncaklarınla oyna" diyecek.“Oh! Bunu da atlattık.”Evet şimdi o ana gidip neler yaşadığınıza bir bakalım.İki dev hararetli hararetli konuşuyorlar şimdi. Çoğunu anlamadığınız bir sürü laf ediyorlar. Herhalde birbirlerine günlerini nasıl geçirdiklerini anlatıyorlar. Sonra uzun boylu bıyıklı dev o televizyon denen aletin karşısına geçiyor ve uzun saçlı dev de her zamanki gibi mutfağına giriyor. Bir an görünmez olduğunuzu hissediyorsunuz. Koca devin etrafında bir kaç tur atıyorsunuz. Boşuna! Televizyondaki haberler denen programa o kadar konsantre olmuş ki... Diğeri desen tabak çanak ve su sesleri eşliğinde çalışırken transa geçmiş gibi. Her zaman acelesi var. Hep bir yerlere yetişmeye çalışıyor gibi... Bu zamanlarda, özellikle de önünde o komik önlük veya elinde o kocaman fırın eldiveni filan varsa ayak altında dolaşmamanız gerekiyor. Çok tehlikeli. Tekrar bıyıklı deve dönüyorsunuz. “Acaba elimdeki oyuncağı şu cam sehpaya vursam bu hipnotize olmuş devin ilgisini çekebilir miyim? Dur bir deneyeyim. Çaaat!” “Yavrum ne yaptın! Neredeyse sehpayı kıracaktın, seni yaramaz! Gel bakayım kucağıma şöyle. Hooop! İşte böyle!”

Oh be! Dünya varmış. Şimdi bu koca adamın göz hizasındasınız. Demek ki neymiş? Bunu sağlamak için oyuncakla sehpaya vurmak gerekiyormuş. Dur bakayım! Hmmmm! Bu devin gözleri güzelmiş. Böyle bana bakarak konuştuğunda çok sevimli oluyor. Bıyıklarını bile çekiştirebilirim. Hiç korkutmuyor artık. Bana doğru eğiliyor. İyice yüzünü yüzüme yaklaştırıyor. Benimle konuşuyor. Ne güzel bir duygu bu! Artık kendimi güvende hissediyorum.

Evet! Kendinizi nasıl hissettiniz? Bir an için çocuğunuzun bedenine girebildiniz mi? Dünyaya onun gözleriyle bakabildiniz mi? İşte Empati... Çocuğumuzu anladığımızı düşünüyoruz. Aslında birçoğumuzun bunu yapamadığını söylesem ne dersiniz?

Çocuğu anlamak için önce dinlemek gerekir. Etkin bir şekilde dinlemek. Empatiyle dinlemek. Beni gerçekten dinliyor ve anlıyor diye düşünmesi ve size güvenmesi gerekir. Bunun için ilk şart göz temasıdır. Muhakkak tüm bedeninizle ona dönerek göz hizasına inmeniz veya onu sizin göz hizanıza getirmeniz gerekir. Bir dönem yurtdışında yaşamıştım. Ortanca kızım orada ana okuluna gidiyordu. O dönemde en çok dikkatimi çeken şey öğretmenleri çok nadir ayakta gördüğümdür. Hepsi çok rahat kıyafetler giyiyor ve devamlı yerde dizlerinin üzerinde veya bağdaş kurmuş şekilde oturuyorlardı. Eğer ayaktaysa ve bir çocuğa bir şey söylemeleri gerekse, bu birkaç kelime bile olsa hemen yere çöküyorlardı. Ayakta iken çocuklarla iletişim kurmuyorlardı. Daha sonra dikkatimi çeken ikinci nokta çocuğun gözlerinin içine bakmalarıydı. Yüzüne değil taaa gözünün içine. Çocukla iletişimi çok iyi kuruyorlardı. O zamanlar ben genç bir anne olarak “neden ben çocuğuma bunlar kadar etkili olamıyorum” diye düşünmedim değil. Şimdi bunun sırrını anlayabiliyorum. Ne demiştik: 1- Göz hizası 2- Göz teması. Daha sonra uyum ve yansıtma gerekiyor.

Çocukla karşılıklı beden uyumu içinde olduğunuzdan emin olun. Bedeniniz tümüyle ona dönük olsun. Diğer önemli uyum noktası da ses tonu ve konuşma hızı. Çocuğunuzun konuşma hızına göre konuşmanızı ayarlayın ve aynı hızda olduğuna emin olun. Tabii ki ses tonunuzun da onun ki ile aynı yükseklikte olduğunu kontrol edin.

Onu dinlerken bütün iç seslerinizi susturun. Sadece ona odaklanın ve yargılarınızı, öğütlerinizi tavsiyelerinizi bir yana bırakın. Sadece ve sadece dinleyin. Peki, eğer konuşmazsak dinlediğimizi nasıl anlayacak? Arada bir yansıtma yapın. Yansıtma onun söylediği cümleleri belli aralıklarla kendi cümlelerimizle ona geri bildirmektir. Bunu yaparken onun çok sık kullandığı bazı kelimeleri de aynen yansıtırsanız, bu kişi beni gerçekten dinliyor ve anlıyor diyecektir. Bu yansıtmayı yaparken çocuğun duygularını anlamaya ve hissettiği şeyleri aynen ifade etmeye çalışın. Duygulara odaklanın. Örneğin:

- Arkadaşım beni itip kakıyor ve ben ne yapacağımı bilmiyorum. Öğretmene söylesem ispiyoncu diyecek. Söylemezsem nasılsa bu korkak diyecek ve kötü davranmaya devam edecek.

- İkilem içindesin.

- Evet

- Sana ispiyoncu denilmesini istemiyorsun.

- Evet

- Söylemezsen de korkak olduğun için itip kakmaya devam edecek.

- Evet

- Kendini kötü hissediyorsun.

- Evet hem de çok kötü hissediyorum. (Ama seninle konuştuktan sonra çok rahatladım. Artık o kadar kötü hissetmiyorum. Beni tam olarak anlayan biri var bu dünyada. Teşekkür ederim.)

Birçoğumuzun yanlış bildiği bir şey var. Çocuğumuzu dinlerken sürekli onun sorununa çözüm bulmaya, tavsiye vermeye ve kendi engin tecrübelerimizi ona aktarmaya çalışırız. Hayır! Biz hiçbir çözüm önermesek bile o küçüğün kendisini çok iyi dinleyen ve anlayan birinin varlığını hissetmesi yeterlidir. Bu ona özgüven sağlayacak, ve kendi kararlarını verebilme sorumluluğunu geliştirecektir.

Yıllarca öğretmen olarak çalıştım. Empati yeteneğimin farkındayım. Bu yüzden öğrencilerimin çoğu en ufak sorunları olduğunda soluğu benim odamda alırlardı. Evet! O zamanlar bu dinleme işini bilinçsizce yapıyordum. Bunun belli teknikleri olduğunu bilmeden. Öğrencilerin güvenini kazanmam ve onlar üzerinde etkili olmamı Allahın bana verdiği bir lütuf olarak algılıyorum. Bazen bir öğrencim ağlamaklı bir şekilde odama gelir. “Hocam çok zor durumdayım, bana yardım edin” diyerek söze başlar, yarım saat, bazen bir saat konuşur ve şu sözlerle odamdan ayrılırdı. “Hocam gerçekten çok rahatladım, siz olmasaydınız ne yapardım? Kendimi şimdi çok daha iyi hissediyorum.” Çoğu zaman arkalarından bakakalmışımdır. Çünkü hiçbir şey yapmadım. Elle tutulur bir öğüt bile vermedim. Sadece dinledim. Evet sadece dinlediğim için bu iltifatlara maruz kalıyordum. Bazen sık sık sözünü kesip akıl vermeye çalıştığım öğrenciler de olurdu. Ama nedense hiçbir şey demeden sadece dinleme ve yansıtma yaptığım öğrencilerden daha güzel geribildirimler alıyordum. Bizim işimiz akıl vermek değil. Sadece ve sadece dinlemek. İnanın çocuklarımızın en büyük ihtiyacı bu.

Bir başka deneyimimi de kendi kızımla yaşadım. Bu sene SBS sınavına hazırlanıyor ve üzerinde yoğun bir stres var. Aklı çok karışık. Bir gün onu önüme alıp öğrenci koçluğu yapmaya karar verdim. Önce uzun uzun dinledim, yansıtmalar yaptım. Daha sonra onunla birlikte bir günlük ders planı hazırladım. Planı tamamen ona hazırlattım. Bunun nasıl yapılması gerektiğini başka bir yazımda açıklayacağım.  Birkaç gün sonra kızımın öğretmeni ile görüştüm. Kızım ona benimle konuştuğunu ve çok faydalandığını söylemiş. Ben de “evet, elimizden geldiğince bir plan program yaptık dedim.” Öğretmen bana şöyle cevap verdi: “Buket hanım Zeynep ders planından ziyade uzun uzun sizinle konuşma bölümünden faydalanmış.” Evet, kızımla sık sık konuştuğumu sanıyordum, ama bu şekilde odaklanarak ve etkin dinleyerek konuşmamışım demek ki. Öğrenci koçluğu vesilesiyle kızım annesinin onu 1 saat dinlemesini sağladı. Bu da onu olumlu etkiledi.

Çocuğumuz gerek küçük olsun, gerek büyük olsun, arada bir onu bu şekilde dinleyelim. Var mısınız? Çocuğumuzun koçu olalım. Sadece dinleyerek, başka hiçbir şey yapmadan empatiyle dinleyerek ona ne kadar çok fayda sağlayacağınıza inanamayacaksınız. Çocuğunuz derdi ve sıkıntısı olduğunda başkalarına ihtiyaç duymasın. Annem veya babam beni tamamıyla anlıyor, yargılamadan dinliyor diyerek size güvensin istemezmisiniz? Hadi o zaman “dinle küçük adam” devri bitti. Artık “konuş küçük adam.”

Buket Özen
Business and Personal Life Coach
This e-mail address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it


  Yaşam Koçu | Buket Özen | Öğrenci Koçluğu | Ebeveyn Koçluğu | Business and Personal Life Coach | English Teacher | Executive Coach
Comments 4Hits: 402  

2011.01.23 17:11:48
Beril Atakul

Ne kadar “SİZ”siniz?

Cevabı basit gibi görünen zor bir soru bu aslında değil mi?

Kendinizi tanıyor musunuz? Güçlü yanlarınızı, sizi diğerlerinden farklı kılan taraflarınızı biliyor musunuz? En önemlisi bu güçlü yanları ne kadar kullanıyorsunuz? Derinlerde bir yerde saklı kalmış olabilirler mi? Ya da günlük hayatta kullandığınız toplumsal maskelerin ardında mı tutuyorsunuz onları?

Parmak izlerimiz kadar benzersiziz her birimiz. Oysa sosyal ortamlara girdiğimizde söylenmesi gerekli olanları söylüyor, kafamızda belirlediğimiz bir standardı yansıtmaya çalışıyoruz çoğu kez. Yaşam bir heykeltıraş gibi yontuyor bizleri yaşadıkça. Bu esnada bizi biz yapan özelliklerimize sahip çıkmadıkça birbirinin tıpatıp aynısı bir heykel ordusunun parçası olma riskimiz var.

Bir iş mülakatına gittiğinizi düşünün. Olası sorulara çalışır, söyleyeceklerinizi planlar, giderken olması gerektiği gibi giyinirsiniz değil mi? Rakipleriniz de aynen böyle yapıyor! Bu durumda “sizi” işe almalarını ne sağlar? İşte tam bu anda güçlü yanlarınız girse devreye, nasıl olur?
Diyelim ki yaratıcı fikirler geliştirebilen bir insansınız. Başvurduğunuz şirketi geliştireceğini düşündüğünüz yaratıcı bir çözüm önerebilirsiniz. Ya da iletişim yönünüz güçlü olabilir. Harika bir takım üyesi olduğunuzu ve takımınızı nasıl ateşleyeceğinizi anlatabilirsiniz. Bütünün ardındaki detayları fark edip analiz etme yeteneğiniz olabilir. Anlatın onlara öyleyse bunu nerelerde kullanabileceğinizi! Kendinizi ve güçlü yanlarınızı ne kadar yansıtırsanız bu yanlara değer veren bir kurum kültürüne sahip herhangi bir şirketi etkileme gücünüz de o derece artar.

Öz kişiliğinizi bir tohum olarak düşünün. Toprakla, güneşle ve yağmurla buluştuğu andan beri sürekli büyüyor, gelişiyor ve öğreniyor. Rüzgar, fırtına, sel gibi dış faktörler karşısında ayakta durma mücadelesi veriyor. Bir ağaç olana kadar sürekli şekil değiştiriyor. Zaman zaman böcekler sarıyor gövdesini, yapraklarını döküyor, dalları kırılıyor. Yine de öyle ağaçlar var ki, yıllara meydan okuyor ve dış etkilere aldırmaksızın meyve vermeye, çiçek açmaya, dallanmaya devam ediyorlar. Öyleyse onları zamanla cılızlaşan, devrilen diğer ağaçlardan farklı kılan nedir? Ağacın cinsi midir? Bulunduğu yer midir? Hayır, ikisi de değil. Nedir biliyor musunuz? Daha bir tohumken toprağın derinliklerine saldığı köküdür. Bu kök, yani kişiliğinizi oluşturan öz ne kadar sağlam tutunursa toprağa, yani hayata, ağacın dimdik ayakta kalma şansı da o kadar artar. Yemyeşil dallar ve güçlü bir gövde sapasağlam bir kökün göstergesidir.

“Öz” kişiliğimizle tutunuyoruz hayata. Bu özü ne kadar iyi tanır, bize çoğunlukla doğuştan verilen güçlü yanlarımızı ne kadar iyi bilirsek ve en önemlisi bu yanları parlatarak öne çıkarırsak, mutlu ve başarılı bir yaşam sürme yolunda o kadar ilerleriz.

Öyleyse alın kalem kağıdı elinize ve lütfen kendiniz için cevaplayın sıradaki soruları;

1- Ben kimim? Beni ben yapan özellikler nelerdir?
2- Diğerlerinden farklı olarak öne çıkan güçlü yanlarım neler?
3- (Güçlü yanlarınızı ifade etmekte zorlanıyorsanız) Beni çok iyi tanıyan 3 kişiye güçlü yanlarımın neler olduğunu sorsam ne cevap alırım?
4- Güçlü yanlarımı nasıl daha da parlatabilirim?
5- Güçlü yanlarımı ailemle, sevgilimle, arkadaşlarımla, çocuğumla ve iş yaşamımdaki ilişkilerimde nasıl daha etkili kullanabilirim?
6- Bu güçlü yanları daha önce kullanma fırsatım olmadıysa hangi yeni adımları atıp kullanmaya başlayabilirim?
7- Özümü yani gücümü dışa vurduğumda nasıl bir hayatım olur? Böylece neleri başarabilirim?

Bu soruların cevaplarını önceden düşünüp yaşamına uyarlayan okuyucularımı kutluyorum. Yeni cevaplayacak olanlardansanız, önünüze yeni ufuklar açmaya karar verdiğiniz için sizleri sevgiyle kucaklıyorum. Hatta cevaplarınızı bana da gönderebilir ve buradan tüm kişisel gelişim gönüllüleriyle paylaşabilirsiniz.

Siz siz olun, “SİZ” olun diyor ve vereceğiniz cevapların yaşamınızı aydınlatmasını diliyorum.

Beril Atakul
Business and Personal Life Coach


  Yaşam Koçu | Kişisel Gelişim | Koçluk | İş Mülakatları
Comments 1Hits: 281  

2011.01.16 14:00:47
Beril Atakul

Neredesiniz? Evet, tam şu an neredesiniz?

Sevdiklerinizle birlikte her zaman hayalini kurduğunuz şeyleri yaşıyor olabilirsiniz. Hala bir arayış içinde, ne yapacağınızı bilemez bir vaziyette hissediyor da olabilirsiniz. Gerçek şu ki, şu an yaşam yolculuğunuzun neresinde olduğunuzu, kim olduğunuz ve bu ana gelene kadar neler düşünmüş olduğunuz belirledi.

Dağdaki köyden vadideki köye giden yolcuların hikayesini bilir misiniz?

Bir gün bir yolcu, bir köyden diğerine giderken yolda toprağı işleyen bir keşişe rastlamış. “İyi günler,” diyerek selamlamış onu keşiş, gülümseyerek. Yolcu başını sallayarak karşılık vermiş ve “Size bir şey sorabilir miyim?” demiş. “Tabii,” diye yanıtlamış keşiş.

“Ben dağdaki köyden vadideki köye gidiyorum. Bana biraz vadideki yaşamdan bahseder misiniz?”

Keşiş, “Söyleyin bana, dağdaki yaşamınız nasıldı?” diye sormuş.

Yolcu, “Berbattı. Doğrusunu söylemek gerekirse, oradan uzaklaştığıma memnunum. Gördüğüm en soğuk insanlar. Tüm çabalarıma rağmen beni aralarına almadılar. Yalnız kendi işleriyle ilgilenir, yabancılardan pek hoşlanmazlar. Evet, anlatın bana. Vadideki yaşam nasıl?” demiş.

Keşiş, “Üzgünüm ama, sanırım vadideki deneyiminiz de pek farklı olmayacak,” deyince yolcu boynu bükük yoluna devam etmiş.

Birkaç ay geçmiş, bu defa aynı yoldan bir başka yolcu geçmiş ve keşişi görünce durup, “İyi günler, kolay gelsin!” diye seslenmiş. Keşiş de gülümsemiş ve “İyi günler! Yolculuk nereye?” diye sormuş.

“Dağdaki köyden vadideki köye gidiyorum. Orada yaşam nasıl, biliyor musunuz?”

“Biliyorum ama önce bana dağdaki yaşamınızdan bahsedin?”

“Olağanüstü! Daha uzun kalabilmeyi isterdim ama yoluma devam etmeliyim. Köy halkıyla aile gibiydik. Yaşlılar öğüt verdi, çocuklar benimle oyunlar oynadı. Herkes nazik ve cömertti. Ayrıldığıma üzgünüm. Onları hep yüreğimde saklayacağım. Peki vadide yaşam nasıl?”

“Aynı dağdaki gibi,” yanıtını vermiş keşiş ve yolcu devam ederken arkasından bakıp gülümsemiş.

Hepimiz dağdaki köyden vadideki köye yolculuk etmekte olan yolcularız aslında. Her birimizin yolculuğunu diğerlerinden ayıran şey ise yolculuk sırasındaki düşüncelerimiz, yargılarımız, değerlerimiz ve olaylara bakış açımız. Şu ana kadar bu gerçeği fark etmemiş olsak bile, bundan sonra neler yaşayacağımızı bu andan itibaren düşüneceklerimiz belirleyecek.

Bakın ne diyor, Mahatma Ghandi:

Söylediklerinize dikkat edin; düşüncelere dönüşür... Düşüncelerinize dikkat edin; duygularınıza dönüşür... Duygularınıza dikkat edin; davranışlarınıza dönüşür... Davranışlarınıza dikkat edin; alışkanlıklarınıza dönüşür... Alışkanlıklarınıza dikkat edin; değerlerinize dönüşür... Değerlerinize dikkat edin; karakterinize dönüşür... Karakterinize dikkat edin; kaderinize dönüşür.”

Bugüne dek neler söylediniz sevdiklerinize, kendinize? Neler düşündünüz? Neler hissettiniz? Nasıl davrandınız? Hangi alışkanlıklarınız oldu? Değerleriniz neydi? Siz kimdiniz ve kaderiniz nasıldı şu ana kadar?

Ya yarın?

Yarın yeni bir gün. Ve siz, artık biliyorsunuz. Yarın, olumlu düşüncelerle kaderinize yön verebileceğiniz günlerin başlangıcı. Dağdaki köyde neler öğrendiniz, bir düşünün. Öğrendikleriniz çok değerli, sırtınızı dönmeyin onlara. Sadece, artık nasıl düşündüğünüze ve neler söylediğinize dikkat edin. Bu kadarcık bir çabanın bile nasıl bir fark yaratabildiğini göreceksiniz.

Vadideki köyde çok güzel bir yaşam diliyorum size!!!
Yolunuz açık ve olumlu düşüncelerle dolu olsun.

Beril Atakul
Business and Personal Life Coach


  Beril Atakul Yaşam Koçu Kişisel Gel
Comments 0Hits: 262  

2011.01.10 22:08:42
Beril Atakul

Kendimizi gerçekleştirmeyi hedeflediğimiz yaşam yolculuğunda, hem kişisel istek ve hedeflerimize doğru ilerleyip hem de “BİZ” olabilir miyiz?

Bu meseleyi birkaç boyutta incelemeyi öneriyorum.

BİZ olmak için sadece iki ya da daha fazla kişinin bir araya gelmesi yetmiyor. BİZ olmak bundan çok daha fazlasını, o kişilerin aynı değer ve inançlarla aynı yöne doğru bakmasını gerektiriyor. Okul yıllarınızı hatırlayın. Arkadaş grubunuzla nasıl da BİZ olduğunuzu, aynı müzikleri dinlediğinizi, aynı film artistlerini konuştuğunuzu, hatta aynı tip kıyafetler giydiğinizi hatırlıyor musunuz?

Ben ortaokuldaki en iyi arkadaşımla o kadar BİZ olmuştum ki, okuldan gelir gelmez telefona sarılır, bütün gün görüştüğümüz yetmiyormuş gibi saatlerce telefonda konuşurdum! Lisede bölüm seçmemiz gerektiğinde ortak bir kararla Türkçe-Matematik bölümünü seçmiştik. İkimiz de işletme okumak istiyorduk. Birlikte çift el piyano resitalleri verir, hayaller kurar, çılgın karikatürler çizer ve inanılmaz eğlenirdik. Ne zaman birimizin morali bozulsa diğeri onu içine düştüğü karamsarlıktan çekip çıkarırdı. Birlikte gülmek, birlikte ağlamak ve omuz omuza olmadığımızı hayal bile edemeyeceğimiz bir gelecek vardı bizim için. BİZdik ve hep aynı yöne bakıyorduk. Aynı şehirlerde değiliz artık, ancak yine bir telefon kadar uzağız. Ne zaman görüşsek, konuşsak, araya giren onca zamana rağmen, bıraktığımız yerden devam edebiliyoruz BİZ olmaya. İnsan bir kere bir BİZin parçası olmuşsa asla devredilemez ve feshedilemez bir üyelik gibi ömür boyu koruyor o parçayı ruhunda.

Bir de sevgililer vardır. BİZ olan. Ruh ikizleri, Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Romeo ve Juliet gibidirler. Birini ansanız hemen öbürü gelir aklınıza. Aşkları dillere destan olsun ya da olmasın baktıkları yön hep aynıdır. Ya birbirlerine bakarlar, ya da birlikte aynı yere bakarlar! Aşkı doya doya yaşamaktır amaçları, birlikte bir gelecek hayal ederler. Bir araya geldiklerinde geri kalan her şeyi unuturlar. Ailelerinin ve arkadaşlarının yanında bile berabermişçesine hareket eder, sorumlu hissederler. Böyle bir BİZlik boyutuna ulaşmış iki kişi, kader onları ayırsa da zihinlerinin bir köşesinde BİZi yaşatırlar, en azından sevgiyle hatırlarlar. BİZ olmak emek ister ve hatırlanmaya değerdir çünkü. Bazen bu BİZler evlenip yuva da kurabilirler, çocuklar getirirler dünyaya. Bu defa ailece BİZ olurlar. Birbirini destekleyen, aynı değer ve inançları paylaşan, aynı geleceğe odaklanan mutlu bir aile tablosu çıkar ortaya. Aile büyüdükçe BİZ de büyür. Zamanla kocaman bir değer, inanç, ortak amaç yumağına döner. Birbirine sarsılmaz bağlarla bağlı bir aile tanıdınız mı hiç? Tanıdıysanız, hatta öyle bir BİZin parçasıysanız ne mutlu size!

Bir millet, BİZin en güzel örneğidir. “Ne mutlu Türküm diyene!” derken o BİZin hem parçası, hem de lideridir Atatürk. Vatan sınırları içinde yaşananlar birey bazında ne olursa olsun, BİZi oluşturan parçalar değişmez. Konuştuğu dille, söylediği marşla, paylaştığı tarih, coğrafya ve daha nice ortak payda ile BİZdir o milletin insanları. Bir an gelir, bir türkü çalar ve aralarındaki farklara bakmaksızın herkesi bir araya getirmez mi?
 
BİZ olma durumunun daha ilginç bir boyutu kurumsal alanda gerçekleşir. Buradaki BİZ, özel yaşamlardaki BİZe benzemekle birlikte, farklılıkları da vardır. Bir kurumdaki çalışanların her biri kendi yetkinlik düzeyine göre o kurumun bir basamağında yer alır. Her birinin görev tanımları, organizasyonun işleyişine katkı düzeyleri farklıdır. Her gün aynı saatte işe gelir, aynı kahve makinesinden kahve alır, zaman zaman bir araya gelerek toplantı yapar, yemek yerler ve aynı tuvaleti kullanırlar. Herkes kendine göre bir katkı sağlıyorsa, altında toplanılan çatı aynıysa, birçok ortak paylaşımları varsa ve BİZ şöyle yaptık, böyle ettik diyebiliyorlarsa, neden birçok şirkette BİZ ruhu yoktur da TUZ ruhu vardır peki? İşten yakınanlar, yöneticisinden şikayet edenler, önemli bilgileri kendine saklamayı ve ekibiyle paylaşmamayı tercih edenler, ve daha sayısız örnek verebiliriz bu BİZ olamama durumuna.

Kurumlarda BİZ olmanın sırrı nedir öyleyse?

Dikkat ettiyseniz, özel yaşam boyutlarında oluşan BİZlerde “aynı değer ve inançları paylaşmak” ve “aynı yöne bakmak” ifadelerini kullanmıştım. İşte kurumlarda BİZ olmanın anahtarı budur. Bu anahtarı elinde tutan ve BİZ olmanın kapısını açabilecek kişiler ise şüphesiz şirketin lideri ve insan kaynakları ekibidir.

Önce  “aynı yöne bakmak” ifadesini ele alalım. Bir organizasyon, içinde çalışan kişilerden ayrı düşünülebilir mi? Her çalışan kişisel olarak sağladığı katkı ile organizasyonu geliştirirken, bu katkının fark edilmesini ve takdir edilmesini bekler. Takdir etmenin ölçütü ise kişinin organizasyonu vizyonuna taşıyacak hedeflerin başarılmasında rol almasıdır. BİZ ruhu amaçlanan bir organizasyonda bu hedefler organizasyonun olduğu kadar kişinin de vizyonunun bir parçası haline getirilmelidir.

Daha basit bir ifadeyle, her bir çalışan;

-bireysel hedef ve vizyonunu
-hedefine ulaştığı takdirde organizasyonun hedef ve vizyonuna nasıl bir katkı sağlayacağını
-bu katkıdan dolayı nasıl ödüllendirileceğini, hatta bir kariyer gelişim planına tabi tutulacağını

bilirse, “BİZ” ruhuna giriş yapmış demektir.

BİZ ruhu olan bir organizasyonda her bireyin katkısı ayrı ayrı değerli olur ve her katkı ayrı değerlendirilir. Kişisel çıkarlar çatışmadığı için bilgi paylaşımı, açık iletişim ve deneyimlerden öğrenerek gelişme süreçleri devreye girer. Tüm çalışanlar kişisel vizyonları ile organizasyonun vizyonu arasında sağlam bir ilişki kurarak aynı yöne bakmaya başlarlar.

“Aynı yöne bakmak” ne kadar önemli ise, “aynı değer ve inançları paylaşmak” da o kadar önemlidir. Değer ve inançlar kurum kültürünü ifade ederler. Kurucu kişinin başarı öyküleri, kurumun renkleri, logosu, sloganı, yapılan törenler, hep bu kültürü oluşturan öğelerdir. Kurum kültürü tüm çalışanlarca benimsendiğinde birlikte iş yapmak ve aynı hedefe ulaşmak için aynı yöne bakmak, kısaca BİZ olmak sağlanır.

Pek çok kişi zamanının büyük bir kısmını işte geçiriyor. Özel yaşamımızın içine kadar girebiliyor bazen işimiz. Hal böyleyse hangisini tercih ederdiniz? Çalıştığınız kurumda kendi çıkarını gözeten, kurumun ve diğer çalışanların baktığı yönle ilgilenmeyen, bunun kendine ne sağlayacağını idrak edemeyen, işini yapıp maaşını alan bir çalışan olmayı mı, yoksa işinizi bir takım oyununa dönüştürüp o takımın bir parçası olmaktan keyif alan, gözünü aynı başarı hedefine dikip, başardığında hem kendisine, hem de takımına sağladıklarıyla tatmin olan bir çalışan olmayı mı?

İnsan bir kere bir BİZin parçası olmuşsa asla devredilemez ve feshedilemez bir üyelik gibi ömür boyu koruyor o parçayı ruhunda demiştik. Kurumlar çalışanlarına, çalışanlar da kurumlarına bu gözle baksalar ve bu gönül bağını kurabilseler yaşam ve iş kalitelerinde ne gibi değişiklikler olurdu kim bilir?

BİZ ruhu, kurumlarda koçluğun çalışma alanlarından biri. ID International Coaching olarak hedefimiz ID çatısı altındaki BİZ ruhunu çalıştığımız tüm kurumlara da taşımak. Bu ruh, motivasyon, verimlilik, yüksek performans, karlılık gibi pek çok sihirli kelimenin de çıkış noktası çünkü. Şüphesiz BİZ ruhu başarır ve gücünü BİZin parçalarından alır, öyle değil mi?

İster özel, ister de iş yaşamınızda nice anlamlı BİZlerin parçası olmanızı diliyorum.
Sevgiyle, İnançla, BİZle Kalın!!!

Beril Atakul
Business and Personal Life Coach


  Takım Çalışması | Beril Atakul | insan kaynakları | Ekip Ruhu
Comments 1Hits: 336  

2011.01.06 11:59:31
Gülden Üner

Alkolün zararları ile ilgili bir yazı okudum şöyle diyor yazıda ;

Alkol, insanın zihnini bulandıran ve sağlıklı düşünmesine engel olan bir maddedir. Yani, bir çeşit uyuşturucudur. Alkol alan kişi, alkollü iken sağlıklı düşünemez ve sağlıklı hareket edemez. Bu nedenle, alkol hem kullanan kişi için hem de çevresi için bir tehlikedir.( http://www.alkolunzararlari.com/ )

Ve hatta alkol için  ‘bütün kötülüklerin anasıdır’ ifadesi kullanılıyor.

Bazı düşüncelerimizde alkol etkisi yaratabilir mi? diye düşündüm ve çok ilginç benzerlikler gördüm.Yukarıdaki tanıma bir daha bakacak olursak ne diyor Alkol, insanın zihnini bulandıran ve sağlıklı düşünmesine engel olan bir maddedir. Yani, bir çeşit uyuşturucudur. Alkol alan kişi, alkollü iken sağlıklı düşünemez ve sağlıklı hareket edemez. Bu nedenle, alkol hem kullanan kişi için hem de çevresi için bir tehlikedir

Bizi hayatımız içerisinde aşağı çeken negatif inanç kalıplarımız ve olumsuz düşüncelerimiz de zihnimizi bulandırarak olayları çarpıtmamızı , silmemizi  ve bunun üzerine bir strateji oluşturarak korku ve endişelerimizle örülü bir hayat yapılandırmamızı sağlıyor.Gelecek korkusu, parasız kalma korkusu , yalnız kalma , beğenilmeme , onaylanmama ,takdir edilmeme korkusu bizi uyuşturmaz mı ? Kendimiz olmaktan uzaklaştırarak bizi hareket edemez hale getirmez mi ? Bu korku çemberinde yaşarken kendimize verdiğimiz zarar kadar çevremizide etkilemiyor muyuz ?

Söyler misiniz alkol kullanmakla olumsuz düşünmek arasında ne fark var ? Sadece kaynak farklı alkol dışarıdan alınır , olumsuz düşünceler ise ego’dan beslenir.Aslında içsel olumsuzlukları daha da kuvvetlendirmenin yolunuda bulduk bence , nasıl mı ? Diziler sayesinde .Geçen akşam işten eve dönerken sevgili arkadaşım Buket’le diziler üzerinde konuşuyorduk. Neden Türk dizileri bu kadar dram içeriyor ? Halk bunu talep ediyor dedi Buket izlenmese bu tür diziler yapılmayacak. Doğru halk talep ediyor çünkü acıdan besleniyoruz . Bir dizi sanırım 90 dk. sürüyor ve o 90 dk boyunca kendi gerçekliğimizden uzaklaşıp dizinin içine giriyoruz adeta rol arkadaşları gibiyiz.Onlar ağlayınca ağlıyor gülünce gülüyoruz.Dram  ağırlıklı olduğu içinde günlerce bunun üzerine konuşuyoruz . Tabiiki izlerken bize neler yaşattığı ve neden ağlamamıza , üzülmemize sebep olduğu ile ilgili bilinçaltı kayıtlarımızın etkisi var.Gözlerinin şişmesine , uykusuz kalmasına ve moralinin bozulmasına rağmen bir insan neden yinede aksatmadan her hafta izlemeye devam eder ? Olumsuz düşünce bağımlısı olabilir mi ?

Alkolün kişiye ,aileye ve topluma ciddi zararlar verdiği söyleniyor , en az bu kadar ciddi zarar gördüğümüz diğer konu olumsuz düşünce bağımlılığıdır bence.

Bir danışamıma şöyle bir soru sordum ;

Hayatta yapmaktan en çok zevk aldığın şey nedir ? Cevabında yapmaktan ne kadar nefret ettiği şey varsa onları söylemeye başladı . Peki kendinde en sevdiğin yönlerin nedir diye sorduğumda ise , yine kendinde hiç beğenmediği yönleri sıralamaya başladı. Farkındamısın dedim verdiğin cevapların hiçbiri sorumun cevabı değil .Önce bir şaşırdı sonra sorulanın tam tersine yani olumlu değil olumsuz cevaplara odaklandığını ve hayatının genelini de bu bakış açısıyla yaşadığını farketti.

Olumsuz düşünce bağımlılığı doz aşımında tıpkı alkolde olduğu gibi bir çok hastalığı tetikliyor hatta ölümcül sonuçlara bile yol açabiliyor. Alkol bağımlısı olmakla , negatif inanç kalıpları ile yaşayan insanın kendini yok etme mücadelesi eşit. Kendi tamlığı ve bütünlüğünü görmeyi reddeden insan yaşadığı her olayın altında kendini üzecek , eksik hissettirecek bir anlam bulur bunu öfkeyle birleştirir. Bu , ya dış dünyasında herkese haddini bildirmekle (bu şekilde aslında güçlü olduğunu kanıtlamaya çalışır )ya alkol,sigara ,uyuşturucu bağımlısı olmakla , yada iç dünyasında ağır depresyonlarla gerçekleşir.Seçenek ne olursa olsun kişinin kendi özbenliğine koyduğu bombadır bunlar ve pimi çekilecek olan son tetikleyici olaydan sonra artık kişi yoktur.

Oysaki yaradılışımızın doğasında mükemmelliğimiz vardır.Dünya üzerinde yaşadığımız sorun gibi görünen tüm deneyimlerin çözümleride aynı anda yaratılır.Yani bir sorun varsa çözümü de vardır.Sorunun oluştuğu düşünce düzeyinden farklı bir boyuta geçtiğimizde çözümü görebiliyoruz. Bu o anda hayatımızda olan bitene 3. göz ile bakmayı gerektirir.Dışardan baktığımız zaman objektif oluruz. Mağdur rolüne girip suçlu aramak yerine çözüme odaklanırız.Yok ben illaki bir suçlu ararım diyorsanız kendinizde arayın J

Robert Frost ‘Ruhumuzda alıkoyduğumuz bir şey bizi zayıf kılıyordu, ta ki onun ‘kendimiz’olduğunu görene kadar’ der . Kendimiz bizim hayatımız için bu dünyadaki en önemli varlıktır. Kendi varlığımız sonsuz kaynaklarla yaratılmıştır. Bunun için dışarıdan bir takviyeye , bağımlılıklara ihtiyaç duymanıza gerek yoktur. Kaynaklarının,içsel gücünün,akılcı zekanın , duygusal zekanın farkında olarak yaşadığında ruhun dans eder, şarkılar söyler ve hayat cennete döner. Cesaretiniz, heyecanınız, iyimser , olumlu , yapıcı duygularınızın ,yaratıcılığınızın her an zihninizde,ruhunuzda ve bedeninizde olması durumunu hayal edin , sizin önünüzde hangi engel ya da kim durabilir ?

Evet itiraf ediyorum bende bir bağımlıyım J

Ben canlı , neşeli , hareketli , kendi hayatının sorumluluğunu eline almış , kendimi olduğu gibi kabul etmiş , hayatı hata değil deneyimlerden ibaret olarak gören , ne olursa olsun hergün yeniden doğan , başıma gelen iyi ya da iyi olmayan ( farkındaysan kötü bile diyemiyorum J ) her deneyimin sebebinin  sadece benim seçimlerimden kaynaklandığını bilen ve suçlu aramayan , vücudumun her hücresine işlemiş tam bir YAŞAM BAĞIMLISIYIM J  

Bağımlılıklarınız size sadece yaşama bağlasın

Sevgiyle AN’da kalın J

Gülden Üner
Kuantum Yaşam Koçu

This e-mail address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it


  Bağımlı | Kuantum Yaşam Koçu | Life Coach | Gülden Üner
Comments 2Hits: 291  

2011.01.02 18:55:54
Gülden Üner

Sabahları uyanmakta zorlanıyorsunuz

Çok çalışıyorsunuz ama gün geçtikçe performansınız düşüyor

Yeterince takdir görmediğinizi düşünüyor ve yaratıcılığınızdan vazgeçiyorsunuz

Sık sık öfkeleniyor ve işlerin aksamasına tahammül edemiyorsunuz

Kendinizi sürekli yorgun hissediyorsunuz

Özel hayatınızı unutmuş durumdasınız

Hayal kırıklıkları yaşıyor ve sürekli demorolize oluyorsunuz

Yolunda gitmeyen herşey için bir suçlu arıyorsunuz

Kendinize olan inancınızı kaybetmiş durumdasınız

Yukarıda saydığım maddelerden size tanıdık gelen varsa sizde ‘tükenmiş’lerden birisi olabilirsiniz.

İş hayatında birçok profesyonelin yaşadığı bir durumdur tükenmişlik sendromu . Çalışmaya devam ederken zamanla herşey rahatsız edici bir hal alır . Çekip gitmek istersiniz ama bir taraftan işsiz kalma korkusu , diğer taraftan faturalar nasıl ödenecek düşüncesi  yani kısacası maddi manevi birçok sebep sizi bu durumun içinden çıkaracak çözümü bulmanızı engeller.

Giderek kendi özsaygınızı yitirir ve bunun ruhsal boyuttaki sıkıntısıyla nasıl başedeceğinizi bilemeden özel hayatınızda en yakınınızdaki kişilere öfkenizi akıtarak anlık rahatlamalar sağlarsınız.Fakat hemen ardından ben ne yapıyorum diye düşünmeye başlayabilirsiniz

Peki ne yapabilirsiniz ?

İş- özel yaşam dengesini yeniden yaratabilirsiniz

İşinizde sizi aşağı çeken inanç kalıplarını kırıp  , yeniden sizi motive edecek anlamlar yükleyebilirsiniz

Evet ama tüm bunları nasıl yapacağımı bilmiyorum diyorsanız profesiyonel koçluk yardımı alabilirsiniz

Hayatın her alanında değişmez kural ruh-beden-zihin dengesidir.Bu denge sağlandığında doğal olarak iş-özel yaşam dengeside yaratılmış olur.Bu sağlanamadığında ise işteki tükenmişlik özel hayata yansır ve yaşadığınız hayatın geneline bakıldığında keşkeler,pişmanlıklar ve suçlamalar vardır.

Seçenekleri çok olan kişi zengindir . Yaşam akıp giderken sizi tüketen kritik noktaları ve inançları bulmayı ve kişisel bütünlüğünüzü koruyarak  sınırsız yaratıcı kaynakları görmeyi seçebilirsiniz .İş ve özel yaşantınızda tüm seçtikleriniz sizi oluşturuyor dolayısıyla sorumluluk sadece size ait. Böyle olunca cesaretinizin kırılmasına , motivasyonunuzun düşmesine, özsaygınızı ve öz değerinizi yitirmenize gerek var mı ? Sizin dışınızda hangi kişi yada sebep bunu size yaptırabilir , hissettirebilir ?

Tükenmez olan sadece kalemler değil insanın doğasında var olan bitmek tükenmek bilmeyen içsel yaşam enerjisidir.Yaşam sevgidir .Sevgiyle yapılan her iş sizi daha yaratıcı,  özgün yapar sizi büyütür. Ne dersiniz ?

Sizin için en değerli varlık olan kendinize kıyak geçip keyifli bir hayat ısmarlamınızı dilerim.

Sevgiyle AN’da kalın

Gülden Üner
Kuantum Yaşam Koçu


  Gülden Üner | Life Coach | Kuantum Yaşam Koçu | Tükenmez Kalem | Tükenmişlik
Comments 1Hits: 301  

2011.01.02 18:41:39
Beril Atakul

Hazır mısınız yeni yıla?

Yılbaşı gecesi saat 00.00’a saniyeler kala, 10’dan geriye doğru saydınız mı siz de benim gibi? Bir sene boyunca yaşadıklarınızı geride bırakmanın ve bilinmeyen yine de umutla beklenen yeni bir şeylere doğru adım atmanın heyecanını duydunuz mu? Ne çok şey bekleniyor yeni yıldan değil mi?

Bizler ne de severiz cansız varlıklara anlamlar yüklemeyi: “Yeni yıl sağlık, mutluluk, başarı getirecek!!!” İyi de nasıl? Sağlığı bir koluna, mutluluğu öbür koluna takıp başarıyı da geri dönüşümlü bir poşete mi koyacak? Biz de oturduğumuz yerde bekleyeceğiz siparişlerimizi. Sürekli sağlık, mutluluk, başarı ve gerçekleşen hayaller beklemek harika da, hiçbir şey yapmadan mümkün mü sizce?

Nasıl şirketlerin, organizasyonların stratejileri var, insanların da gelişim stratejileri olmalı. Hedeflenen sağlık olabilir, mutluluk olabilir, başarı olabilir, sevgi olabilir, ne isterseniz ekleyin bu listeye. Her başarılı sonucun ilk adımı “istemek” çünkü. Başarının parlaklığını ise isterken yaşadığınız tutku belirliyor. Yani ne kadar tutkulu isterseniz başarı da o derece parlak oluyor. Peki diyelim ki bir hedefimiz var, elde etmeyi istiyoruz, hatta tutkuyla istiyoruz. Sonra?

Hiçbir şey yapmadan, kendiliğinden bize gelmesini bekleyebilir, birilerinin bize yol açması için ümit edebilir, yeni yıldan medet umabilir ya da nihayet ona ulaşmak için kaynaklarımızı seferber edip adımlarımızı o hedefe çevirebiliriz. “Bilmek yeterli değildir, uygulamalıyız. İstemek yeterli değildir, yapmalıyız” diyor Goethe. İster küçük, ister büyük adımlarla ama ne olursa olsun yürümeliyiz. Yürüdükçe hedefe yaklaştığımızı bilerek, yürümeliyiz.

Başarı hikayelerini hatırlayın. Kim oturduğu yerde dişe dokunur bir şey başarmış bugüne dek? Tüm başarılı insanların başarma isteklerini eyleme geçirmiş oldukları bir gerçek. “İlk hedefiniz Akdeniz, ileri!” derken, büyük önder Atatürk tek bir cümleyle hem hedefi, hem de eylemi vurgulamış. Onları eyleme geçiren Atatürk gibi bir liderleri olmasaydı, o ordular başarılı olabilir miydi? Peki bizler, kendi kendimizin lideri olup harekete geçebilir miyiz artık?

Bu yıl önceki yıllardan biraz farklı olarak, neler istediğimizi düşünebilir, hedefler belirleyebilir, o hedeflere tutkuyla bağlanabilir ve inançla harekete geçebiliriz. Böylece daha sağlıklı, daha mutlu, daha başarılı olabilir, hatta hayallerimizi gerçekleştirebiliriz. Yeni yıl da hiç yorulmadan başarılarımızı izler oturduğu yerden. Kim bilir, öyle bir şey başarırız ki bu yıl, 2011’de tarihe bile geçeriz. Neden olmasın?

Dünyayı harekete geçirecek olan önce kendini harekete geçirsin.”

Sokrates’e katılıyorum. Ve ekliyorum; İsteklerinize liderlik edin. Onların önünü açmakla kalmayın, tutkulu hedeflere dönüşmelerini de sağlayın. Tutkulu bir hedefiniz olduğunda zaten yürümeden duramayacak, hatta koşmaya başlayacaksınız! Ve dikkat!!! Çok hızlı koşarken, manzaranın tadını çıkarmayı unutmayın. Hedefiniz dolu dolu yaşamak için bir araç sadece. Aslolan yolculuğun kendisi. Siz yolculuğunuzun tadını çıkardıkça hedefleriniz başarılara, başarılarınız da yeni hedeflere dönüşecek, göreceksiniz.

2011’in kendi liderliğinizde ve tutkuyla hedeflerinize yürüyeceğiniz bir yıl olmasını diliyorum.

Yolunuz açık olsun.

Beril Atakul
Business and Personal Life Coach


  Beril Atakul
Comments 1Hits: 294  

Page 1 of 3