Kah ailemizle kendi önceliklerimizi, kah özel yaşamımızla işimizi, kah da duygularımızla mantığımızı dengelemeye çalışarak, her gün bir uçtan bir uca çelik bir halatın üzerinde yürümekteyiz hepimiz. Nasıl ki evrendeki muazzam dengeyi bir çiçeğin büyümesinde, yağmurun yağmasında, mevsimlerin birbirini kovalamasında görebiliyorsak, aynı denge yaşamlarımızda da hüküm sürmekte. Tek bir farkla: Yaşamımızın dengesi çoğu kez bizim elimizde. Seçimleri yapan, öncelikleri belirleyen bizleriz. O halatın üzerinde yürürken denge çubuğunu kullanan bizleriz. Yaşamımızın sorumluluğu bizim elimizde.
|
|||||||
| Comments | 2 | Hits: 319 |
Şimdilerde 7 den 70 e birçok insanın ilgiyle izlediği bir dizi film bu. En çok ilgi gören de minik Osman. Etrafta devamlı bir hareket, heyecan, aksiyon. Zavallı Osman çoğunlukla neler olup bittiğini anlayamıyor. Ama ileride anlayacak. Çünkü biliyoruz ki senarist olayları yetişkin Osman’ın ağzından anlatıyor. Dün geceki bölümde annesi, ablası ve ağabeyi eve perişan halde geliyorlar. Küçük ablası Aylin evden kaçmış ve evlenmiş. Bunun üzerine herkes yıkılmış. Minik Osman ısrarla neler olup bittiğini soruyor. Babaannesi “ben sana sonra anlatırım diyor.” Minik Osman’ın iç sesini duyuyoruz bu sırada.... “Her zaman her şey sonraya kalır bizim evde. Sonra konuşuruz, sonra anlatırım. O SONRA hiçbir zaman gelmez. Öyle bir geçer zaman ki, o sonra yapılacak şeyler yapılmadan bir bakarsınız yıllar geçmiş. Verilen sözler her zaman ertelenmiş, koca bir hayat geçmiş.” Evet bu sözler bizim milletçe ortak bir özelliğimizi hatırlattı bana. Dizi filmlere de yansımış işte. Sonra yaparım, sonra söylerim, sonra düşünürüm. Osmancık küçücük boyuna bakmadan ne büyük bir sorunumuza parmak basıyor aslında. Erteleme problemi. Aradan çıkarılması gereken acil şeyler hergün vardır hayatımızda. Asıl önemli olan şeyler nasılsa bir gün yapılacaktır. Şimdi şu andaki meseleyi bir aradan çıkaralım o önemli şeyi yapacağız modunda yaşarız. Size bir sır vereyim mi? O gün hiç gelmeyecek. Bunu bacak kadar çocuk farketti ama biz koca eşşekler olarak hala farkında değiliz. Biz hala önemli işler ile acil işleri karıştırıyoruz. Acil işlerin, ki bunlar genelde rutin ve anlık önemi olan işlerdir, yapılması gereken bir telefon görüşmesi, bir alışveriş listesi, o gün acil yapılması gereken bir görev vs... Halbuki bunlar sadece o günü kurtarmaya yetecek öneme sahiptir. Etrafımız bu tür acil işlerle dolu olduğu olduğu için gerçek ve önemli işleri erteler dururuz. İyi de nedir bu önemli işler? Bunları nasıl bileceğiz? Şöyle söyleyeyim: Farzedin ki felç oldunuz yatağa bağlandınız , yada doktorunuz bir kaç aylık ömrünüz kaldığını söyledi (Allah Korusun), neleri yapmadığınıza pişman olursunuz, neyi keşke yapmış olsaydım derdiniz. İşte ne diyorsanız onlar önemli şeylerdir. Mesela: Ölmek üzere iken keşke daha çok çalışsaydım, veya keşke daha çok para kazansaydım diye hayıflanan birine rastladınız mı hiç? Bunlar daha çok kendileri ve sevdikleri için harcayacakları vakit ve enerjiyi hayat mücadelesi dedikleri kısır döngüye feda ettikleri için pişmandırlar. Asıl göremediğiz gerçek şudur: Ne kadar zengin ve refah içinde olursa olsun kimsenin bu hayat trafiği azalmıyor. Yani çalıştıkça ve kazandıkça işler bitmiyor, hatta daha da bereketleniyor mu ne? Ben çok az insanın maddi açıdan tatmine ulaştıktan sonra stop dediğini gördüm. Artık, bir evim arabam, bir yazlığım, bize 10 yıl yetecek kadar birikimimiz var, artık daha sakin bir hayat yaşayayım, vaktimi çocuklarıma adayayım, daha az kazançlı ama saatleri esnek bir işe gireyim diyene ben rastlamıyorum, ya siz. Peki önemli işlerinize, yani kendinize ve sevdiklerinize ne zaman vakit ayıracaksınız. Emekli olunca, diyenleri duyar gibiyim. Size bir sır daha vereyim öyleyse. Emekli olunca da yapamayacaksınız büyük ihtimalle. Neden mi? Evet alışkanlık diye nitelendirdiklerimiz davranışlar değildir her zaman. Düşünce tarzımız da bizim alışkanlıklarımız olur. Bu alışkanlıklar da kaderimiz olur sonra. Düşünün bir kere ömrünün 60 yılını bu şekilde hep bir şeyler kazanma ve hep bir amaca ulaşma modunda harcayan bir insanın bu kadar yıllık alışkanlığı bir anda değişir mi? Bilinçaltı da hep bir şeylerin eksik olduğuna, hiç bir zaman tam olmadığına ve hep bir hedefe ulaşmak için deliler gibi, kendimizi unuturcasına çalışmaya şartlanmış. Eeee, işten emekli olduk ne olacak şimdi. Bu zamana kadar kendimizi hiç dinlemedik, hastalanmaya ve kötü hissetmeye bile zamanımız olmadığını bilinçaltımıza kazıyarak hastalıkları ve yorgunluğu bile erteledik. Şimdi artık bu insan boş kaldı rahatladığına göre ben yavaş yavaş hastalık alarmları gönderebilirim diyor vücut. Ya da bu insan hep ileride rahat etmek için deli gibi çalışırken odağını şaşırmış, amaç ileride rahat etmek iken sadece çalışmak, çalışmak, çalışmak olmuştur. Beynimize ömür boyu çalış çalış çalış sinyalleri gönderdiğimizden, biz emekli olur olmaz ne olduğumuzu şaşırırız. Ben ömür boyu koşturdum, şimdi oturursam ne olur. Nasıl evde oturulur. Nasıl hayattan zevk alınır bilemeyiz ki. Ne yazık! 50-60 yılımızı nasıl geçirdiysek o şekilde yoğun bir hayata ölene kadar mahkumuz demektir. Rahatlık bize haram çünkü. İnanın o rahat edeceğiniz ütopik gün gelmeyecek. Tam emekli oldunuz, hastalıklar, eğer maaşallah sağlıklıysanız, 30 yıl önceki rutine sizi bir anda geri döndürecek torun bakma ve büyütme sorumluluğu. Kızınız çalışıyor. Başka çareniz var mı ki? Hani o, şu çocuk bir okulu bitirsin rahat edeceğim, bir evlendireyim rahat edeceğim, bir torun göreyim rahat edeceğim rüyaları. İşte şimdi yeniden başa döndünüz. Şu torun bir okulu bitirsin rahat edeceğim, bir evlensin rahat edeceğim, bir, bir, bir.... Kendimizi kandırmayalım , yaşadıklarımız alışkanlıklarımızdır ve nasıl yaşıyorsak ölene kadar da aynı şekilde yaşayacağız. O hiç gelmeyecek efsanevi günü beklemeyelim ne olur. Biraz hayatın arasına küçük mutlulukları serpiştirelim. Mutlu ve rahat edeceğimiz günü ömür boyu beklemeyelim. Artık hayatı ertelemeyelim. Çünkü, Öyle bir Geçer Zaman ki...... Buket Özen İş ve Kişisel Yaşam Koçu
|
|||||||
| Comments | 0 | Hits: 280 |
Offf! Şu hayat denen koşuşturma! Gün içinde yapılacak bir sürü iş. Kafamızda dolaşan binlerce düşünce. Yapmamız gereken alışverişler, telefon görüşmeleri, ev işleri, aile, arkadaşlar, çoluk çocuk.... “Şu günler 24 saat olmasa da 30 saat olsa hafta da 10 güne çıksa ne rahatlarız ama” derken bir yanda unuttuğumuz ve ihmal ettiğimiz insanlar... İşte bugün ondardan biri ile, hatta en önemlisi ile bir randevum var. Çok uzun zamandır görüşmediğim, görüşemediğim dostum. Hatta dosttan da öte.... Can yoldaşım benim. Mahcubum, yüzüm yok. Uzun zamandır kavgalıydım onunla. Bana küsmüştü... Benimse ilgilenmem gereken o kadar çok sorun vardı ki, onun nazını çekecek halde değildim. Koparıp attım. Onu yok saydım. Düşünmemeye çalıştım. Hayatıma onsuz devam ettim uzun süre. Fakat aklımdan hiç çıkmadı, çıkamadı. Kendi kendimi kandırıp durdum. Zaten kaprislinin tekiydi dedim. Hep onunla vakit geçirmem mümkün olamazdı. Benim bir hayatım var, sosyal bir çevrem, işim ve sorumluluklarım var dedim. O da benden umudu kesip kabuğuna çekildi. Ses soluk kesildi. Günlük koşuşturmalarımın arasında aklıma düştü ara sıra. Hep erteledim onunla yüzleşmeyi. Arayı uzattıkça içimdeki sızı büyüdü. Sonunda elim telefona gidiverdi. Bir halini hatırını sorayım istedim. Telefondaki ses çok yorgun ve bitkindi. Belli ki zor bir dönem geçirmiş, ve yanında kan kardeşi, can kardeşi olmadan atlatmaya çalışmış. Bir an içim sızladı. Konuşmaya ihtiyacın var herhalde dedim. Hemen gel konuşalım. Aslında benim ondan daha çok ihtiyacım varmış konuşmaya. Kapının zili çaldığında heyecandan elim ayağım kesildi. Ne kadar özlemişim onu! Hemen koşup açtım. Bir de ne göreyim! O hayat dolu, cıvıl cıvıl insan gitmiş, yerinde bir enkaz yığını duruyor. Zayıflamış, kamburu çıkmış, ayakta zor duruyor. Gözlerinin altı çökmüş, İnanamıyorum! Aynı yaşta olmamıza rağmen o benden en az 10 yaş büyük görünüyor. Onunla ne zaman tanıştığımızı hatırlamıyorum bile. Kendimi bildim bileli tanıyorum onu. Çocukluğumuz birlikte geçti. Birlikte güldük, birlikte ağladık. Aynı benim gibi hayat dolu, kabına sığmayan, tatlı bir yaramazdı. Çocukluğum bir film şeridi gibi geçti gözümün önünden. Ne günlerdi o günler! İyi de şimdi ne oldu? Nasıl bu hale geldi bu insan? İçeriye buyur ettim. Ayaklarını sürükleyerek bir koltuğa yığılıverdi. Ah salak kafam. Arkadaşımın en kötü döneminde yanında yoktum. Kendimden utandım. Benim nutkum tutulmuş olsa da bakışlarımdaki soru işaretlerini görmezden gelemedi.Uzun süre gözlerini benden kaçırdıktan sonra yavaş yavaş anlatmaya başladı. -Seninle son görüşmemizden sonra kendime gelemedim. Ben senin gibi dışa dönük bir insan değilim. Sen hayatındaki boşluğu kapatmak için kendine başka meşgaleler bulursun, hayatında yalnış veya kötü giden birşeyler varsa onları görmezden gelmeyi ve yok saymayı tercih edersin. Haksızlığa veya ihanete uğradığında kendini çevrendeki diğer insanlara adayıp, onlar için sonsuz bir enerjiyle koşturursun. Bu yolla kendini birileri için vazgeçilmez ve değerli hissedersin. Böylece kendini kandırırsın. Kendine sürekli bakar, kuaföre gider, makyaj yapar ve diğer kadınlardan daha güzel hissederek egonu beslersin. Etrafında hep insanlar var. Sosyalsin. Oysa biliyorsun, benim senden başka kimsem yok. Kendi kırılan gururumu, onurumu veya duygularımı tamir etmek için sığınacağım, bana “sen olmasan biz ne yaparız” diyecek kadar bağımlı hiçkimsem yok. Yalnızca kendim varım. Bir de sen vardın. Sen olmadan nasıl yaşanır bilmiyordum ki... Yaşayamadım. Beslenemedim, varlığımı devam ettiremedim. -Hayır! Bir dakika! Bu çok acımasızca. Bu durumda olmana sebep ben miyim yani. Halbuki ben çok iyi bir insanım. Sorumluluk sahibi, yardımsever, fedakar. Herkesin sorununa çözüm bulurum. Herkes için parçalanırım. Kendimden çok başkalarını düşünürüm. Ben bugüne kadar bir karıncayı bile incitmedim. Bir insana bu kadar çok zarar vermiş olmam mümkün değil. Senin dışında herkes hayatlarında olduğum için çok memnun. Oysa sen devamlı eleştiriyordun beni. Sana yaranmak çok zordu. Etrafımdaki insanlar bana övgüler yağdırdıkça sen acımasızca eleştiriyordun. -Dost acı söyler. -Tamam bunu biliyorum ama sen biraz fazla olmuştun. -Ben sana ayna oluyordum. Senin kendine itiraf edemediklerini söylüyordum. Fakat sen kendinle ilgili gerçekleri görmek istemediğin için kulaklarını tıkadın. Beni hayatından çıkarınca rahatlayacağını sandın. Peki rahatladın mı? -Aslında tam olarak rahatladığım söylenemez. Ama sana şunu söylememe izin ver. Benim kendime ait bir hayatım var. Sana diğer sevdiklerimden daha çok ilgi gösteremem. -Ben bana daha çok ilgi göster demedim ki. Ama en az ilgi gösterdiğin kişi kadar bile sevgiyi hakketmiyormuyum? Düşün. İleride yaşlansan ve büyüklerini kaybetsen, arkadaşlarını da teker teker kaybediyor olsan, çocukların yuvadan uçup kendi hayatlarını kurmuş olsa, başka şehirlerde veya ülkelerde yaşıyor olsalar, etrafında hiç kimse kalmasa yanında kalan yegane kişi kim olur? -Biliyorum tabii ki sen olursun. Bunu yüzüme vurup durma! -Fakat senin kendine özsaygın ve sevgin olmazsa ben beslenemem biliyorsun. Senin gibi etten kemikten değilim. Sadece benimle barışık olman beni besler. Aksi taktirde, sen yalnız kaldığında, tüm insanlar seni terkettiğinde sana yardım edecek kadar sağlıklı olamam. Tekrar ediyorum. Bana diğer insanlardan daha çok önem vermeni istemiyorum. Yalnızca onlar kadar değer versen yeter. Lütfen artık beni ihmal etme. Benim sesime kulak ver. Bizim herkesten daha çok birbirimize ihtiyacımız var. Biz bir bütünüz. Ben olmazsam sen de olamazsın. Bu gerçeği kabul et artık. Benim desteğim olmadan etrafındaki hiçkimseye de faydalı olamazsın. Sarsıldım. Ne kadar uzun zaman olmuş kendimle yüzleşmeyeli. Allahım ben ne yaptım. Dış görünüşüme, dış dünyama verdiğim değeri kendi özbenliğimden esirgemişim. O kadar perişan görünüyor ki. İç dünyamı bu şekilde görmek beni kendime getirdi. O benim içimdeki ben. Demek ki bedenimi ters yüz etsem, içimi dışıma çıkarsam aslında böyle görünüyorum. Perişan, acınacak ve zavallı. Başıma gelenlerden hep kendimi suçlamış, kendime acımış ve bu duygudan kurtulmak için kendimden uzaklaştıkça uzaklaşmışım. Karşımdaki gerçek ben, ben ise maskeli ben, sahte ben. Gözyaşlarımı tutamadım. Hıçkırarak gerçek ben’e sarıldım. “Bir daha seni asla bırakmayacağım arkadaşım. Merak etme.” Sıkı sıkı kavradım onu, yeniden kendi benliğimle senkronize oldum. Tekrar bir bütün olduk. Buket Özen İş ve Kişisel Yaşam Koçu
|
|||||||
| Comments | 1 | Hits: 268 |
Biliyor musunuz, daha önce ne kadar çok konuştuğumu yaşam koçluğuna adım attığımda fark ettim. Meğer zihni susturarak söylenenlere odaklanmak, karşınızdakine kendinizi bütünüyle vererek dinlemek ne zormuş! Koçluk yolculuğunda öğrendiğim altın ders, “dinlemek” idi. Önceleri çok iyi bildiğimi (!) sandığım dinlemek. Duymak, sonrasında da fikir yürütmek zannediyordum ben dinlemeyi. Hani birisi size bir şeyler anlatırken neler söyleyeceğinizi düşünürsünüz ya! Tabii böyle dinlemek gereken zamanlar da yok değil. Ancak birisiyle etkili iletişim kurmak, o kişiyi yakından tanımak ya da bir durumu çözüme ulaştırmak istediğinizde kesinlikle yetersiz kalıyor. Güzel haberse şu: Etkili dinlemek öğrenilebiliyor!!!
|
|||||||
| Comments | 1 | Hits: 264 |
Karşı kıyıya geçmek için nehirin durulmasını beklerseniz, nehir durulduğunda kayık orada olmayabilir. Bu sefer kayığın gelmesini beklersiniz. Kayık geldiğinde kürekler orada olmayabilir, yine sbekleyecek bir şeyiniz vardır, küreğin gelmesini beklersiniz. Olmaz ya, hani olurda bütün engeller kalkıp, şartlar tamamen olgunlaşırsa birgün, yinede bir şey yapamazsınız artık. Çünkü o kadar çok beklemeye alışmışsınızdır ki bu seferde karşıya geçecek gücü bulamazsınız kendinizde. Zaten geçseniz de bir anlamı olmaz. Bir şey başarmış, bir zafer kazanmış sayılmazsınız. Hiç bir engel yokken karşıya geçmek, bir aktiviteden başka anlam taşımaz. Niyetiniz aktivite yapmaksa bunu yerinizde zıplayarakta yapabilirsiniz. Yok ben ''kendi zaferimi kazanıp yaşam standartımı yükseltmek istiyorum'' diyorsanız, o zaman o nehire şimdi atlamalısınız. Hiç beklemeden şimdi. Sihir ' şimdi ' dedir. Ne geçmişte nede gelecekte. Arzu Bıyıklıoğlu
|
|||||||
| Comments | 1 | Hits: 410 |
Bir an durun tam odaklanarak ve hissederek düşünün sadece iki parmağınızı oynatabiliyor ve vücudunuzun geri kalanını hareket ettiremiyor olsaydınız hayatı nasıl algılar , düşünür ve yaşardınız ? Tabiiki vücudunu sağlıklı bir şekilde kullanabilenler için bunu algılamak ve gerçekten böyle olsaydı nasıl yaşıyor , ne yapıyor olurdum diye sorgulamak kolay değildir ve sadece tahmin edilebilir.
Gülden Üner
|
|||||||
| Comments | 1 | Hits: 247 |
Hayattan küçük ya da büyük, bir beklentisi olmadan yaşayan var mıdır aramızda?
|
|||||||
| Comments | 4 | Hits: 304 |
"Sevgililer Günü" geliyor.
|
|||||||
| Comments | 0 | Hits: 284 |
Girdiğiniz her ortamda insanları etkilemek ister misiniz? İnsanların size güven duymasını ister misiniz? Başkaları için vazgeçilmez olmak sizin için önemli mi? Son zamanlarda sık sık kullanılan bir ifade var: Karşımdaki kişiden elektrik aldım. Nedir bu elektrik? Nasıl yaratılır? Size girdiğiniz ortamlarda sevgi ve güven yaratmanın aslında hiç o kadar zor olmadığını söylemeliyim. Bunu sağlamanın 10 yolu var ve bunları sizlerle paylaşmak istiyorum: 1- Gülümseyin ve mutluluğunuzu yansıtın. Mutlu ve pozitif insanları sevmeye daha çok meyilliyizdir. Kendi olmak istediğimiz gibi görünen insanlar bizi daha çok çeker. Zıt kutuplar birbirini çeker ifadesi burada geçerli değildir. İnsanlar kendileri mutsuz bile olsa sürekli homurdanan, şikayet eden ve depresif görünen insanları etraflarında görmek istemezler. Bunun için gülümseyin. Sıcak ve samimi bir şekilde. Yapmacık olmasın. Mutlu olduğumuz zaman insanlarla daha çok göz teması kurarız. Eğer mutsuz isek gözlerimizi kaçırırız, konuştuğumuz insana değil yere yada uzaklara bakarız. Öyleyse gülümseyin ve karşınızdakinin gözlerine bakın. Tabii ki eğer karşı cinsten biri ile yeni tanışıyorsanız bunu çok rahatsız etmeden yapmanız ve abartmamanız gerekecek. Gülümsemeyi de içtenlikle yapmanız gerekir. Karşınızda pişkin pişkin sırıtarak gözlerini gözlerinizden ayırmayan biri sizi rahatsız eder. Öyleyse doğal olun. Ağzınız her zaman kulaklarınızda olmasın. Gözlerinizin içiyle gülün. 2- Karşınızdakinin beden dili ile uyum sağlayın. Konuştuğunuz kişi ellerini cebine sokuyorsa sizde yapın. Bacak bacak üzerine attıysa sizde atın. Onun beden hareketlerine ayna olun. Bunu hemen o anda yapmayın. Fark ettirmeden yavaş yavaş karşınızdaki kişiye göre pozisyonunuzu değiştirin. Bu uyumu bilinçli olarak fark etmese de bilinç altı farkedecektir. Karşınızdakinin ilgi alanları ve alışkanlıkları ile uyum sağlamaktan daha etkili bir yöntemdir bu. Tam olarak neden olduğunu tarif edemese de bilinçaltından sizin kendisiyle çok uyumlu bir insan olduğunuzu düşünecek ve size güvenecektir. Bazı kişilerde şeytan tüyü var deriz. Nedenini bilmiyorum ama bu insana çok ısındım, veya elektrik aldım deriz. Bunun nedeni bilinçaltına gönderdiğimiz uyum sinyalleridir. 3- Ses tonu ve ses hızı ile uyum yakalayın. Karşınızdaki kişi hızlı konuşuyorsa hızlı, yavaş konuşuyorsa yavaş konuşun. Aynı zamanda ses tonunu da ona göre ayarlayın. 4- Etkin bir şekilde dinleyin. Birçoğumuz dinlediğimizi düşünürüz ama gerçekten dinlemeyiz. Çünkü karşımızdaki konuşurken aynı zamanda iç seslerimizi de dinleriz. Onun kelimelerinden bazıları bize değişik çağrışımlar yapar ve bir anda uzaklara gideriz. Çoğu insan da başkasını dinlemiyor, aslında kendi konuşma sırasını bekliyordur. Kendi söyleyeceklerimizi toparlamaya çalışırız bir yandan. Bu esnada karşıdaki insan konuşmayı kesip size “şimdi ne dedim, anlat!” dese donup kalırız. Sadece son cümlelerini tekrarlar veya söylediklerini bir cümleyle özetleriz. Ayrıntıları dinlememişizdir çünkü. Oysaki ayrıntıları yakalamak iletişimde çok önemlidir. Öyleyse nasıl dinlemeliyiz? Öncelikle bütün iç seslerimizi durdurup sadece ve sadece onun dediklerine, hatta demek istediklerine odaklanmayız. Satır aralarını da okuyabilmeliyiz. Arada bir onun söylediklerini özetleyerek veya tekrarlayarak geri yansıtma yapmalıyız. Karşınızdaki insanın duygularına odaklanmalı ve arada bir “bu konuda şöyle hissediyorsun değil mi?” türünden onun hislerini anladığımızı belirtmeliyiz. İnanın bu şekilde dinleyen o kadar az kişi var ki? Karşınızdaki kişi hemen sizin farkınızı anlayacak ve kendisini çok iyi anladığınız için size güven duyacaktır. 5- Ortak noktaları bulmaya yönelik sorular sorun Düşündüğümüz zaman herkesle en az birkaç ortak nokta bulabilirsiniz.. Yaşınız, burcunuz, okuduğunuz okul, sevdiğiniz aktiviteler, okuduğunuz kitaplar, seyrettiğiniz filmler ve daha bir çok konudan birkaçı ortak noktanız olabilir. 6- Dik durun. Size tuhaf gelebilir ama iletişimde duruş çok etkilidir. Omuzları düşmüş, kamburu çıkmış, ayaklarını sürükleyerek yürüyen bir insan mı size güven verir, yoksa ayakları yere sağlam basan ve dik duran birisi mi? Kendinden emin bir ifade takınmaya çalışırken çok kibirli gözükmemeye çalışın. Bunu dengeleyin. 7- Kendinizle dalga geçin. İnsanlar kendine aşırı güven gösteren, hatasız ve kusursuz bir insanla arkadaş olmak istemezler. Çünkü hiçbir insan kusursuz değildir ve bizler kendimize benzeyen insanlardan daha çok etkileniriz. Dediğim gibi zıtlar birbirini çeker ifadesi bu konuda uygun değil. Bazen başımıza gelen komik ve bizi zor durumda bırakan, utanç veren hikayeleri paylaşabilmeliyiz. Kendimizle dalga geçebilmeliyiz. Ne kadar budala, ne kadar sakar veya ne kadar dikkatsiz olduğumuzu bazen rahatça söyleyebilmeliyiz. Ama dikkat! Bunu da abartmayın. Konuşmanızın içinde sadece bir kere yer verebilirsiniz. Aksi taktirde kompleksleri olan ve devamlı acitasyon yapan bir insan gibi gözükebilirsiniz. Kendine çok güvenen, dik duran ve yere sağlam basan bir insan, ama aynı zamanda kibirsiz ve arada kendine gülebilen biri olmanız sizi olağanüstü etkileyici gösterecek ve karşınızdaki “o da benim gibi bir insan” diye düşünerek kendini size daha fazla açacaktır. 8- İnsanları takdir edin. Sık sık güzel yönleri ve davranışlarından ötürü insanları takdir ettiğinizi gösterin. Teşekkür etmeyi unutmayın. Aman bunları yaparken de abartıp yalaka durumuna düşmeyin sakın! 9- Özür dilemekten çekinmeyin. Bazı insanlar özür dileme özürlüdür. Yaptıkları bir hatadan dolayı pişman bile olsalar özür dilemeyi kendilerine yediremezler. Davranışlarıyla çok pişman olduklarını gösterseler bile o iki kelimeyi söylemekte zorlanırlar. İşte böyle bir eğiliminiz varsa muhakkak bunun önüne geçin. “Hatalıyım, kabul ediyorum, özür dilerim” dediğinizde insanların önünde küçülmezsiniz aksine çok daha fazla büyürsünüz. 10-Arada bir insanlardan ufak bir iyilik veya yardım isteyin. Sanıldığının aksine yardım edip iyilik yaptığımız kişileri, bize devamlı yardım edenlerden daha çok sevmeye eğilimliyiz. Hiç kimseye ihtiyacı olmayan ve sürekli etrafına iyilik yapıp ne kadar güçlü, kudretli olduğunu bize gösteren kişilere karşı, yardım ettiğimiz ve bize kendimizi iyi ve yardımsever hissettiren insanları tercih ederiz. Bu yüzden yine tekrarlıyorum, abartmadan, etrafınızdakileri çok zorlamayacak ufak tefek iyilikler isterseniz bu onların size bağlanmasını sağlayacaktır. Bu 10 kuralı yerine getirdiğinizde etrafınızdaki insanlar için vazgeçilmez olacaksınız. Her ortamın aranan kişisi olacaksınız. Bir tek şeyi aklınızdan çıkarmayın. İnsanlar kendilerine benzeyen ve uyum sağlayan kişiyi severler. Kendine özgüveni olan bir kişi portresi çizerken aynı zamanda etrafınızdaki insanlardan çok daha üstün ve mükemmelmiş gibi görünmeyin. Tüm bunların ötesinde insanların sizi sevmesini istiyorsanız, önce siz kendinizi çok sevmelisiniz. Buket Özen İş ve Kişisel Yaşam Koçu
|
|||||||
| Comments | 0 | Hits: 1580 |
İnsan Kaynakları kavramı iş hayatında insan faktörünü sadece bedensel bir katkı olarak görme eğiliminin son bulması ve insanı organizasyona değer katan bir kaynak, bir dinamik olarak görme sürecinin başlaması ile literatüre girmiştir. Tarım toplumlarında ve küçük atölye tarzı işletmelerin yaygın olduğu dönemde insan kaynaklarına önem verilmiyor, çalışanlar boğaz tokluğuna çalıştırılıyordu. Biçimsel anlamda ilk insan kaynakları uygulaması endüstri devrimiyle ortaya çıkmıştır. Özel makinaları kullanabilme becerisi için çalışanların eğitilmesi, ücret teşviki, dinlenme ve molaların düzenlenmesi ilk insan kaynakları uygulamalarına örnektir. Bu dönemde İK çalışmaları emir komuta zinciri içerisinde süregelmekte ve insan duygularına önem verilmemekteydi. 1. Dünya savasından önce işletme sahipleri çalışan veriminin arttırılması adına düzenlemeler yapma gereği duymuyorlardı. İşe çok talep olduğu için iş gücü ucuzdu. 1. Dünya Savaşı patlak verdiğinde birçok insan savaşa katılmış veya ülkelerine geri dönmüş olduğundan işçi sayısı büyük ölçüde azaldı. Çalışanlar çok fazla iş yükü ve yetersiz kazançları yüzünden bu ağır koşullarla mücadele etmeye başladı. Birçok sendikalar açıldı ve artık kaderine razı olan teslimiyetçi işçi sınıfı geçmişte kaldı. 1940 larda şirketlerin personel bölümleri ancak işçi giriş çıkış kayıtlarını ve ücretleri düzenleyen departmanlardı. 1960 larda çıkan yasalar personel bölümlerinin önem ve yetkisini arttırdı. Çalışan motivasyonunun artması işveren ve yöneticileri daha yakından ilgilendirmeye başladı. İşçi-işveren ilişkileri düzenlenmeye başladı. Personele ilgi alanlarını ve yeteneklerini belirleyici testler uygulanmaya ve sendikal haklar verilmeye başlandı. 1990 larda başlayan ve son yıllarda giderek artan bir eğilimle insan kaynakları yönetimi organizasyonun tüm fonksiyonlarını destekleyen ve geliştiren bir birim olarak görülmeye başlandı. Günümüzde küreselleşmenin artması, çalışanların nitelik ve beklentilerinin değişmesi, verimlilik, kalite ve müşteri memnuniyetinin kritik önem kazanması , yönetimin gelecek stratejilere odaklanması IK Yönetiminin organizasyonlarda proaktif ve stratejik rol oynamasını sağladı. 1990 lı yıllar birçok organizasyon için sancılı geçmiştir. Değişimi farketmeyen, gelişmeye uyum sağlayamayan organizasyonlar ciddi tehlikelerle karşılaşmış ve yeniden yapılanma sürecine girmiştir. Bütün bu çalışmaların odak noktası insandır ve bugünün başarılı organizasyonları yalnızca en değerli varlıklarına, insana yatırım yaparak gerçek bir dönüşüm sağlanabileceğini anlamışlardır. BUKET ÖZEN Kişisel ve Kurumsal Koç
|
|||||||
| Comments | 0 | Hits: 538 |
Bir işyerinde birbirleriyle dertleşen insanların söylediklerilerine dikkat ettiniz mi? Bunlar genellikle ne kadar çok çalıştıklarını, hiç dinlenecek vakitleri olmadığını, bir kaç saat uykuyla durduklarını, yapacak yığınla işleri olduğunu anlatır dururlar birbirlerine. Hayatlarında hiçbir olumlu yön yoktur sanki. Sürekli yoğunluk, koşturma ve stres. Bu insanlar durumlarından şikayet eder görünürler. Aslında bu konuşmaların altında kendilerinin bile farkında olmadığı bir gizli tatmin duygusu vardır. Satır aralarını iyi okuyan bir insan şu mesajı alır: Ne kadar çalışkan ve ne kadar meşgul bir insanım! Farkında olmasalar bile egolarını tatmin eder bu yaklaşım. Mutlu oldukları anları da gizlerler. Sanki mutlu ve huzurlu olmak bir suçmuş gibi... Eğer mutlu gözükür ve hayattan zevk alırlarsa çalışmıyor, kaytarıyor gibi gözükeceklerdir. Bu tür olumsuzlara yoğunlaştıkça da gerçekten mutsuz hissederler. Oysaki mutsuz bireylerin iş yaşamında da başarılı olmaları imkansızdır. Motivasyonları düşüktür. Devamlı sorun odaklı yaşadıkları için çok daha streslidirler. Stresten dolayı odaklanma sorunu yaşarlar. İlişkilerinde de başarısızdırlar ve bu tür insanlarla çalışmak çok zordur. Bunlar daha çok geçmiş ve gelecek odaklı yaşarlar. Kaç gündür ne kadar çok çalıştıklarını ve daha yapmaları gereken ne kadar çok iş olduğunu düşündükçe boğulduklarını hissederler. Bu düşünce ve kaygılar aslında o işi yapıp bitirmekten çok daha fazla enerji kaybettirir onlara. Kısa bir süreliğine boş vakit bulsalar bile yapacakları işi düşünerek o vaktin de değerini bilemez ve heba ederler. Bu işin yolu nedir? Yapın. Evet. Hemen harekete geçin ve yapın. Yapılacak işi düşünüp strese girmekten çok daha kolay. O anda yapamıyorsanız o zaman endişeyi bir kenara bırakıp boş anınızın tadını çıkarın. Düşünmek yok. Ya yapacaksınız, ya da yapamıyorsanız anınızı kaliteli bir şekilde geçirip sadece dinlenecek ve enerji depolayacaksınız. İşyerinde stresi azaltmanın en etkili yollarından biri düşünce alışkanlıklarımızı değiştirmektir. Siz bir işkolik misiniz? Öyleyse bu size birşey sağlıyor demektir. Çok yoğun olmak size kendinizi daha çalışkan ve başarılı hissettiriyordur. Bunun farkına varın ve aslında kendi tercihiniz olan bu durumdan yakınmayı bırakın. Daha mutlu hissedeceksiniz. Daha mutlu olma cesaretini gösterebilirseniz, yaşamınız o anda değişecek ve hem iş hem de özel yaşamınızda daha dengeli ve sevilen bir insan olacaksınız. Siz mutlu olmayı hakkediyorsunuz? Kendinizi cezalandırmayın. Çok çalıştığınızı sürekli düşünerek 10 saatlik çalışma süresini 18 saate çıkarmayın. Unutmayın ki düşündüğünüz her an çalışıyor gibi yoruluyorsunuz. İş dışındaki anların tadını çıkarın ve neredeyseniz orada olun. İş yaparken işi, kendinize ayırdığınız vakitte de sadece kendinizi ve sevdiklerinizi düşünün. Kaliteli bir yaşam dileğiyle... Buket Özen İş ve Kişisel Yaşam Koçu
|
|||||||
| Comments | 0 | Hits: 220 |
Günümüzün gözde mesleklerinden biri olan koçluk hakkında bilinmeyen veya yalnış bilinenler gerçek bilinenlerden çok daha fazladır. Bu yeni alan büyük bir gelecek vadetmekle birlikte henüz birçok insanın kafasında tam olarak netleşmiş bir resim bulunmamaktadır. Dolayısıyla her geçen gün bu yeni profesyonel alanı bir fırsat kapısı gibi görenler ve kendi yorumunu getirenler artmaktadır. Bunlar havayı koklayarak toplumun neye eğilim gösterdiğini tesbit eder ve bu konulardaki açıkları değişik yollarla kapamaya çalışırlar. Günümüzde koçluk mesleğinin gidişatını ve popularitesini hisseden ve gerçekte elle tutulur bir kariyere sahip olmayan birçok kişi bu konudaki bilgi eksikliğinden de yola çıkarak yaşam koçuyum diyerek ortaya çıkmaya başladı. Bunlar sayesinde koçluğu pozitif enerji ve mutluluk iksiri dağıtan, evrendeki elementler ve renklerle terapi yapan, doğum tarihine ve yıldızlara bakıp analizler yapan, insanların sadece manevi ihtiyaçlarına çalışan spiritüel bir meslek olarak görme eğilimi başladı. Neredeyse yakında “Tarot ve kahve falı bakılır.” ilanlarının altında yaşam koçu imzası görmeye başlayacağız.Bu yüzden koçluğun gerçek tanımını yapma ihtiyacı hissediyorum. Koçluk, kişilerin bireysel veya profesyonel yaşamlarında bulundukları nokta ile varmak istedikleri nokta arasındaki mesafeyi geleceğe odaklanarak kapatmayı hedefleyen, koçla danışan arasında kurulan planlı bir gelişim ilişkisidir. Bunu yaparken kişilerin mevcut durumu, istek ve ihtiyaçları, ellerinde bulunan içsel ve çevresel kaynakları gözden geçirilir. Hedeflenen noktaya varmakta kişinin yoluna çıkan maddi ve manevi(negatif inançlar ve kodlamalar) engeller tesbit edilir. Kişinin kendi farkındalığına ulaşması sağlanır. Bu farkındalığa ulaşan kişi hayatının büyük resmini görür ve kendisine içeriden değil dışarıdan bakmayı öğrenir. Kısa sürede hayallerini hedeflere ve hedeflerini gerçeklere dönüştürür. Yaşam koçu bu süreç içerisinde danışana ayna olur ve yol arkadaşlığı yapar. Bu yolculuk esnasında koçun çok özel yeteneklere sahip olması gerekir. İyi bir koç etkin iletişim becerilerine sahiptir. Etkin ve empatik dinleme yetenegine sahiptir. Danışanla uyum sağlar. İyi bir gözlemcidir. Güven verir. Güçlü sorular sorar. İyi bir liderdir. Danışanı kesinlikle yargılamaz ve yönlendirmez. Herkesin kendi gerçeğine ve hayat modeline saygı gösterir. Herkesi mükemmel olarak yaratılmış ve en iyiyi başarmasına yetecek potansiyele sahip tam bir birey olarak görür. Kişinin kendini tanımasına ve potansiyelini farketmesine yardımcı olur. Motive eder. Kısacası koçluk çok önemli beceriler gerektiren ve sorumluluk isteyen bir meslektir. Profesyonel bir şekilde koçluk mesleğini icra edenlere baktığımızda çoğunun koçluğu ikinci kariyer olarak seçtiğini görürüz. Bu kişiler en az bir üniversite mezunu olup daha önce eğitimci, psikolog, gazeteci, yazar, ekonomist, iktisatçı, avukat, akademisyen olarak veya büyük şirketlerde saygın pozisyonlarda çalışmış ve bu mesleklere yıllarını vermiş kalifiye insanlardır. Çalıştıkları alanlarda büyük deneyimler kazanmış ve edindikleri mesleki ve yaşamsal tecrübeleri koçluk teknikleriyle birleştirerek insanlığa farklı bir alanda hizmet etmeyi tercih etmişlerdir. Yani bazı insanların düşündüğü gibi yapacak hiçbir işi olmayanların tercih ettiği bir meslek dalı değildir koçluk. Koçluk bireyler olduğu kadar kurumlar ve şirketler tarafından da rağbet gören bir hizmettir. Yapılan araştırmalar koçluk hizmeti alan kurumların aynı yıl yatırım bedellerinin altı katını geri kazandıklarını göstermektedir. Sonuç olarak, büyük bir hızla bilgi çağına geçtiğimiz bu yeni yüzyılda sürekli değişimin ve gelişimin esas olduğunu ve bu gelişime ve değişime uyum sağlamada bireylerin ve kurumların cankurtaran simidi niteliğindeki koçluğun değerinin idrak edilebilmesini temenni ediyor ve herkese kaliteli bir yaşam diliyorum. Buket Özen
|
|||||||
| Comments | 1 | Hits: 226 |
İş arıyorsunuz.
|
|||||||
| Comments | 4 | Hits: 464 |
Boyunuz kaç? 1.60 mı? Tamam. Şimdi hayal edin. Boyunuzun en az iki katı yüksekliğinde biri (bu 3 katı da olabilir), yani en az 3 metre yüksekliğinde biri var karşınızda. Size yukarıdan bakıyor. Siz de kafanızı iyice kaldırıp yukarıya bakıyorsunuz. Boynunuz mu ağrıdı? Kaç dakika böyle durabilirsiniz? Kendinizi ne kadar küçük ve savunmasız hissediyorsunuz değil mi? Hele de bu kişi sizin karşınızda durmuş, elleri belinde veya parmağını dize doğru sallayarak sert bir tonda neyi yapıp neyi yapmamanız gerektiğini dikte ediyorsa... Nasıl hissedersiniz? Zaten küçüksünüz. Şimdi iyice küçüldünüz. Yer yarılsa da içine girsem diye düşünüyorsunuz. Kendinizi Gülliver masalının içinde hissettiniz. Devler diyarında minik bir insan... Üstelik bu devler sürekli size şunu yap, bunu yapma diyor... Sokakta yürürken sizi elinizden tutup çekiştiriyor. Adımlarınızı bu metrelerce uzunlunluğundaki deve uydurmanız gerekiyor. Sizi adeta sürüklüyor. O yürüyor siz koşuyorsunuz. Bu arada size bir şey söylüyor ve koşarken, sürüklenirken aynı anda yukarı bakıp onun ne dediğini anlamaya çalışıyorsunuz. Bu arada ayağınız önünüzdeki taşa takılıyor ve sendeliyorsunuz. “Önüne baksana, ne kadar dikkatsizsin” şeklinde homurdanmalar eşliğinde tek elinizden sertçe tutup havaya kaldırıyor sizi. Ayaklarınız yerden kesiliyor. Neyse, her nereye gidiyorsanız epey aceleniz var herhalde. Koşar adım devam ediyorsunuz. O da ne! Burası bir çocuk parkı. Rengarenk bir dünya. Salıncaklar, kayaklar, tahtıravalli... Koca devin gevşettiği elinden kurtulup oyuncaklara doğru koşuyorsunuz. Ne harika bir dünya burası! En güzel tarafı da burada sizin boyunuzda başka cüceler de var. Allahım, insanın kendi hizasında birisiyle konuşması, oynaması ne büyük mutlulukmuş. Hiç bitmesin istiyorsunuz. Ama bitecek... Tekrar devlerin dünyasına geri döneceksiniz. Eve döndüğünüzde akşama daha uzun boylu, daha iri yapılı ve daha kalın sesli diğer dev gelecek. Üstelik te bıyıkları var. Kapıdan girer girmez sizi birazcık hırpalayacak, havaya atıp tutacak, mıncıklayacak ve sert bıyıklarını yanağınıza batırdıktan sonra poponuza bir şaplak atıp “hadi şimdi git oyuncaklarınla oyna" diyecek.“Oh! Bunu da atlattık.”Evet şimdi o ana gidip neler yaşadığınıza bir bakalım.İki dev hararetli hararetli konuşuyorlar şimdi. Çoğunu anlamadığınız bir sürü laf ediyorlar. Herhalde birbirlerine günlerini nasıl geçirdiklerini anlatıyorlar. Sonra uzun boylu bıyıklı dev o televizyon denen aletin karşısına geçiyor ve uzun saçlı dev de her zamanki gibi mutfağına giriyor. Bir an görünmez olduğunuzu hissediyorsunuz. Koca devin etrafında bir kaç tur atıyorsunuz. Boşuna! Televizyondaki haberler denen programa o kadar konsantre olmuş ki... Diğeri desen tabak çanak ve su sesleri eşliğinde çalışırken transa geçmiş gibi. Her zaman acelesi var. Hep bir yerlere yetişmeye çalışıyor gibi... Bu zamanlarda, özellikle de önünde o komik önlük veya elinde o kocaman fırın eldiveni filan varsa ayak altında dolaşmamanız gerekiyor. Çok tehlikeli. Tekrar bıyıklı deve dönüyorsunuz. “Acaba elimdeki oyuncağı şu cam sehpaya vursam bu hipnotize olmuş devin ilgisini çekebilir miyim? Dur bir deneyeyim. Çaaat!” “Yavrum ne yaptın! Neredeyse sehpayı kıracaktın, seni yaramaz! Gel bakayım kucağıma şöyle. Hooop! İşte böyle!” Oh be! Dünya varmış. Şimdi bu koca adamın göz hizasındasınız. Demek ki neymiş? Bunu sağlamak için oyuncakla sehpaya vurmak gerekiyormuş. Dur bakayım! Hmmmm! Bu devin gözleri güzelmiş. Böyle bana bakarak konuştuğunda çok sevimli oluyor. Bıyıklarını bile çekiştirebilirim. Hiç korkutmuyor artık. Bana doğru eğiliyor. İyice yüzünü yüzüme yaklaştırıyor. Benimle konuşuyor. Ne güzel bir duygu bu! Artık kendimi güvende hissediyorum. Evet! Kendinizi nasıl hissettiniz? Bir an için çocuğunuzun bedenine girebildiniz mi? Dünyaya onun gözleriyle bakabildiniz mi? İşte Empati... Çocuğumuzu anladığımızı düşünüyoruz. Aslında birçoğumuzun bunu yapamadığını söylesem ne dersiniz? Çocuğu anlamak için önce dinlemek gerekir. Etkin bir şekilde dinlemek. Empatiyle dinlemek. Beni gerçekten dinliyor ve anlıyor diye düşünmesi ve size güvenmesi gerekir. Bunun için ilk şart göz temasıdır. Muhakkak tüm bedeninizle ona dönerek göz hizasına inmeniz veya onu sizin göz hizanıza getirmeniz gerekir. Bir dönem yurtdışında yaşamıştım. Ortanca kızım orada ana okuluna gidiyordu. O dönemde en çok dikkatimi çeken şey öğretmenleri çok nadir ayakta gördüğümdür. Hepsi çok rahat kıyafetler giyiyor ve devamlı yerde dizlerinin üzerinde veya bağdaş kurmuş şekilde oturuyorlardı. Eğer ayaktaysa ve bir çocuğa bir şey söylemeleri gerekse, bu birkaç kelime bile olsa hemen yere çöküyorlardı. Ayakta iken çocuklarla iletişim kurmuyorlardı. Daha sonra dikkatimi çeken ikinci nokta çocuğun gözlerinin içine bakmalarıydı. Yüzüne değil taaa gözünün içine. Çocukla iletişimi çok iyi kuruyorlardı. O zamanlar ben genç bir anne olarak “neden ben çocuğuma bunlar kadar etkili olamıyorum” diye düşünmedim değil. Şimdi bunun sırrını anlayabiliyorum. Ne demiştik: 1- Göz hizası 2- Göz teması. Daha sonra uyum ve yansıtma gerekiyor. Çocukla karşılıklı beden uyumu içinde olduğunuzdan emin olun. Bedeniniz tümüyle ona dönük olsun. Diğer önemli uyum noktası da ses tonu ve konuşma hızı. Çocuğunuzun konuşma hızına göre konuşmanızı ayarlayın ve aynı hızda olduğuna emin olun. Tabii ki ses tonunuzun da onun ki ile aynı yükseklikte olduğunu kontrol edin. Onu dinlerken bütün iç seslerinizi susturun. Sadece ona odaklanın ve yargılarınızı, öğütlerinizi tavsiyelerinizi bir yana bırakın. Sadece ve sadece dinleyin. Peki, eğer konuşmazsak dinlediğimizi nasıl anlayacak? Arada bir yansıtma yapın. Yansıtma onun söylediği cümleleri belli aralıklarla kendi cümlelerimizle ona geri bildirmektir. Bunu yaparken onun çok sık kullandığı bazı kelimeleri de aynen yansıtırsanız, bu kişi beni gerçekten dinliyor ve anlıyor diyecektir. Bu yansıtmayı yaparken çocuğun duygularını anlamaya ve hissettiği şeyleri aynen ifade etmeye çalışın. Duygulara odaklanın. Örneğin: - Arkadaşım beni itip kakıyor ve ben ne yapacağımı bilmiyorum. Öğretmene söylesem ispiyoncu diyecek. Söylemezsem nasılsa bu korkak diyecek ve kötü davranmaya devam edecek. - İkilem içindesin. - Evet - Sana ispiyoncu denilmesini istemiyorsun. - Evet - Söylemezsen de korkak olduğun için itip kakmaya devam edecek. - Evet - Kendini kötü hissediyorsun. - Evet hem de çok kötü hissediyorum. (Ama seninle konuştuktan sonra çok rahatladım. Artık o kadar kötü hissetmiyorum. Beni tam olarak anlayan biri var bu dünyada. Teşekkür ederim.) Birçoğumuzun yanlış bildiği bir şey var. Çocuğumuzu dinlerken sürekli onun sorununa çözüm bulmaya, tavsiye vermeye ve kendi engin tecrübelerimizi ona aktarmaya çalışırız. Hayır! Biz hiçbir çözüm önermesek bile o küçüğün kendisini çok iyi dinleyen ve anlayan birinin varlığını hissetmesi yeterlidir. Bu ona özgüven sağlayacak, ve kendi kararlarını verebilme sorumluluğunu geliştirecektir. Yıllarca öğretmen olarak çalıştım. Empati yeteneğimin farkındayım. Bu yüzden öğrencilerimin çoğu en ufak sorunları olduğunda soluğu benim odamda alırlardı. Evet! O zamanlar bu dinleme işini bilinçsizce yapıyordum. Bunun belli teknikleri olduğunu bilmeden. Öğrencilerin güvenini kazanmam ve onlar üzerinde etkili olmamı Allahın bana verdiği bir lütuf olarak algılıyorum. Bazen bir öğrencim ağlamaklı bir şekilde odama gelir. “Hocam çok zor durumdayım, bana yardım edin” diyerek söze başlar, yarım saat, bazen bir saat konuşur ve şu sözlerle odamdan ayrılırdı. “Hocam gerçekten çok rahatladım, siz olmasaydınız ne yapardım? Kendimi şimdi çok daha iyi hissediyorum.” Çoğu zaman arkalarından bakakalmışımdır. Çünkü hiçbir şey yapmadım. Elle tutulur bir öğüt bile vermedim. Sadece dinledim. Evet sadece dinlediğim için bu iltifatlara maruz kalıyordum. Bazen sık sık sözünü kesip akıl vermeye çalıştığım öğrenciler de olurdu. Ama nedense hiçbir şey demeden sadece dinleme ve yansıtma yaptığım öğrencilerden daha güzel geribildirimler alıyordum. Bizim işimiz akıl vermek değil. Sadece ve sadece dinlemek. İnanın çocuklarımızın en büyük ihtiyacı bu. Bir başka deneyimimi de kendi kızımla yaşadım. Bu sene SBS sınavına hazırlanıyor ve üzerinde yoğun bir stres var. Aklı çok karışık. Bir gün onu önüme alıp öğrenci koçluğu yapmaya karar verdim. Önce uzun uzun dinledim, yansıtmalar yaptım. Daha sonra onunla birlikte bir günlük ders planı hazırladım. Planı tamamen ona hazırlattım. Bunun nasıl yapılması gerektiğini başka bir yazımda açıklayacağım. Birkaç gün sonra kızımın öğretmeni ile görüştüm. Kızım ona benimle konuştuğunu ve çok faydalandığını söylemiş. Ben de “evet, elimizden geldiğince bir plan program yaptık dedim.” Öğretmen bana şöyle cevap verdi: “Buket hanım Zeynep ders planından ziyade uzun uzun sizinle konuşma bölümünden faydalanmış.” Evet, kızımla sık sık konuştuğumu sanıyordum, ama bu şekilde odaklanarak ve etkin dinleyerek konuşmamışım demek ki. Öğrenci koçluğu vesilesiyle kızım annesinin onu 1 saat dinlemesini sağladı. Bu da onu olumlu etkiledi. Çocuğumuz gerek küçük olsun, gerek büyük olsun, arada bir onu bu şekilde dinleyelim. Var mısınız? Çocuğumuzun koçu olalım. Sadece dinleyerek, başka hiçbir şey yapmadan empatiyle dinleyerek ona ne kadar çok fayda sağlayacağınıza inanamayacaksınız. Çocuğunuz derdi ve sıkıntısı olduğunda başkalarına ihtiyaç duymasın. Annem veya babam beni tamamıyla anlıyor, yargılamadan dinliyor diyerek size güvensin istemezmisiniz? Hadi o zaman “dinle küçük adam” devri bitti. Artık “konuş küçük adam.” Buket Özen
|
|||||||
| Comments | 4 | Hits: 402 |
Ne kadar “SİZ”siniz?
|
|||||||
| Comments | 1 | Hits: 281 |
Neredesiniz? Evet, tam şu an neredesiniz?
|
|||||||
| Comments | 0 | Hits: 262 |
Kendimizi gerçekleştirmeyi hedeflediğimiz yaşam yolculuğunda, hem kişisel istek ve hedeflerimize doğru ilerleyip hem de “BİZ” olabilir miyiz? bilirse, “BİZ” ruhuna giriş yapmış demektir.
|
|||||||
| Comments | 1 | Hits: 336 |
Alkolün zararları ile ilgili bir yazı okudum şöyle diyor yazıda ; This e-mail address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it
|
|||||||
| Comments | 2 | Hits: 291 |
Sabahları uyanmakta zorlanıyorsunuz Çok çalışıyorsunuz ama gün geçtikçe performansınız düşüyor Yeterince takdir görmediğinizi düşünüyor ve yaratıcılığınızdan vazgeçiyorsunuz Sık sık öfkeleniyor ve işlerin aksamasına tahammül edemiyorsunuz Kendinizi sürekli yorgun hissediyorsunuz Özel hayatınızı unutmuş durumdasınız Hayal kırıklıkları yaşıyor ve sürekli demorolize oluyorsunuz Yolunda gitmeyen herşey için bir suçlu arıyorsunuz Kendinize olan inancınızı kaybetmiş durumdasınız Yukarıda saydığım maddelerden size tanıdık gelen varsa sizde ‘tükenmiş’lerden birisi olabilirsiniz. İş hayatında birçok profesyonelin yaşadığı bir durumdur tükenmişlik sendromu . Çalışmaya devam ederken zamanla herşey rahatsız edici bir hal alır . Çekip gitmek istersiniz ama bir taraftan işsiz kalma korkusu , diğer taraftan faturalar nasıl ödenecek düşüncesi yani kısacası maddi manevi birçok sebep sizi bu durumun içinden çıkaracak çözümü bulmanızı engeller. Giderek kendi özsaygınızı yitirir ve bunun ruhsal boyuttaki sıkıntısıyla nasıl başedeceğinizi bilemeden özel hayatınızda en yakınınızdaki kişilere öfkenizi akıtarak anlık rahatlamalar sağlarsınız.Fakat hemen ardından ben ne yapıyorum diye düşünmeye başlayabilirsiniz Peki ne yapabilirsiniz ? İş- özel yaşam dengesini yeniden yaratabilirsiniz İşinizde sizi aşağı çeken inanç kalıplarını kırıp , yeniden sizi motive edecek anlamlar yükleyebilirsiniz Evet ama tüm bunları nasıl yapacağımı bilmiyorum diyorsanız profesiyonel koçluk yardımı alabilirsiniz Hayatın her alanında değişmez kural ruh-beden-zihin dengesidir.Bu denge sağlandığında doğal olarak iş-özel yaşam dengeside yaratılmış olur.Bu sağlanamadığında ise işteki tükenmişlik özel hayata yansır ve yaşadığınız hayatın geneline bakıldığında keşkeler,pişmanlıklar ve suçlamalar vardır. Seçenekleri çok olan kişi zengindir . Yaşam akıp giderken sizi tüketen kritik noktaları ve inançları bulmayı ve kişisel bütünlüğünüzü koruyarak sınırsız yaratıcı kaynakları görmeyi seçebilirsiniz .İş ve özel yaşantınızda tüm seçtikleriniz sizi oluşturuyor dolayısıyla sorumluluk sadece size ait. Böyle olunca cesaretinizin kırılmasına , motivasyonunuzun düşmesine, özsaygınızı ve öz değerinizi yitirmenize gerek var mı ? Sizin dışınızda hangi kişi yada sebep bunu size yaptırabilir , hissettirebilir ? Tükenmez olan sadece kalemler değil insanın doğasında var olan bitmek tükenmek bilmeyen içsel yaşam enerjisidir.Yaşam sevgidir .Sevgiyle yapılan her iş sizi daha yaratıcı, özgün yapar sizi büyütür. Ne dersiniz ? Sizin için en değerli varlık olan kendinize kıyak geçip keyifli bir hayat ısmarlamınızı dilerim. Sevgiyle AN’da kalın Gülden Üner
|
|||||||
| Comments | 1 | Hits: 301 |
Hazır mısınız yeni yıla? Yılbaşı gecesi saat 00.00’a saniyeler kala, 10’dan geriye doğru saydınız mı siz de benim gibi? Bir sene boyunca yaşadıklarınızı geride bırakmanın ve bilinmeyen yine de umutla beklenen yeni bir şeylere doğru adım atmanın heyecanını duydunuz mu? Ne çok şey bekleniyor yeni yıldan değil mi? Bizler ne de severiz cansız varlıklara anlamlar yüklemeyi: “Yeni yıl sağlık, mutluluk, başarı getirecek!!!” İyi de nasıl? Sağlığı bir koluna, mutluluğu öbür koluna takıp başarıyı da geri dönüşümlü bir poşete mi koyacak? Biz de oturduğumuz yerde bekleyeceğiz siparişlerimizi. Sürekli sağlık, mutluluk, başarı ve gerçekleşen hayaller beklemek harika da, hiçbir şey yapmadan mümkün mü sizce? Nasıl şirketlerin, organizasyonların stratejileri var, insanların da gelişim stratejileri olmalı. Hedeflenen sağlık olabilir, mutluluk olabilir, başarı olabilir, sevgi olabilir, ne isterseniz ekleyin bu listeye. Her başarılı sonucun ilk adımı “istemek” çünkü. Başarının parlaklığını ise isterken yaşadığınız tutku belirliyor. Yani ne kadar tutkulu isterseniz başarı da o derece parlak oluyor. Peki diyelim ki bir hedefimiz var, elde etmeyi istiyoruz, hatta tutkuyla istiyoruz. Sonra? Hiçbir şey yapmadan, kendiliğinden bize gelmesini bekleyebilir, birilerinin bize yol açması için ümit edebilir, yeni yıldan medet umabilir ya da nihayet ona ulaşmak için kaynaklarımızı seferber edip adımlarımızı o hedefe çevirebiliriz. “Bilmek yeterli değildir, uygulamalıyız. İstemek yeterli değildir, yapmalıyız” diyor Goethe. İster küçük, ister büyük adımlarla ama ne olursa olsun yürümeliyiz. Yürüdükçe hedefe yaklaştığımızı bilerek, yürümeliyiz. Başarı hikayelerini hatırlayın. Kim oturduğu yerde dişe dokunur bir şey başarmış bugüne dek? Tüm başarılı insanların başarma isteklerini eyleme geçirmiş oldukları bir gerçek. “İlk hedefiniz Akdeniz, ileri!” derken, büyük önder Atatürk tek bir cümleyle hem hedefi, hem de eylemi vurgulamış. Onları eyleme geçiren Atatürk gibi bir liderleri olmasaydı, o ordular başarılı olabilir miydi? Peki bizler, kendi kendimizin lideri olup harekete geçebilir miyiz artık? Bu yıl önceki yıllardan biraz farklı olarak, neler istediğimizi düşünebilir, hedefler belirleyebilir, o hedeflere tutkuyla bağlanabilir ve inançla harekete geçebiliriz. Böylece daha sağlıklı, daha mutlu, daha başarılı olabilir, hatta hayallerimizi gerçekleştirebiliriz. Yeni yıl da hiç yorulmadan başarılarımızı izler oturduğu yerden. Kim bilir, öyle bir şey başarırız ki bu yıl, 2011’de tarihe bile geçeriz. Neden olmasın? “Dünyayı harekete geçirecek olan önce kendini harekete geçirsin.” Sokrates’e katılıyorum. Ve ekliyorum; İsteklerinize liderlik edin. Onların önünü açmakla kalmayın, tutkulu hedeflere dönüşmelerini de sağlayın. Tutkulu bir hedefiniz olduğunda zaten yürümeden duramayacak, hatta koşmaya başlayacaksınız! Ve dikkat!!! Çok hızlı koşarken, manzaranın tadını çıkarmayı unutmayın. Hedefiniz dolu dolu yaşamak için bir araç sadece. Aslolan yolculuğun kendisi. Siz yolculuğunuzun tadını çıkardıkça hedefleriniz başarılara, başarılarınız da yeni hedeflere dönüşecek, göreceksiniz. 2011’in kendi liderliğinizde ve tutkuyla hedeflerinize yürüyeceğiniz bir yıl olmasını diliyorum. Yolunuz açık olsun. Beril Atakul
|
|||||||
| Comments | 1 | Hits: 294 |