Profesyonel Koçluk Süreci

Günümüzün ve geleceğin gözde mesleklerinden biri olan koçluğa ilk adımı atarak siz de sertifikalı bir koç olabilirsiniz. 01

Uzman Koçluk Programları

Certified Coach Sertifikasyonu içinde verilen Uzmanlık eğitimleri için tıklayın. 02

Profesyonel Koçlarla Çalışın

Kurumsal referans verdiğimiz profesyonel koçlarla çalışarak hedeflerinize ulaşabilirsiniz. 03

Koçluk İş Modeli

Bir sertifikadan daha fazlasını, koçluğu gelir getiren işe dönüştürmeyi hedefliyorsanız. 04


Beril Atakul


Business and Life Coach.


2011.03.23 19:54:27

Kah ailemizle kendi önceliklerimizi, kah özel yaşamımızla işimizi, kah da duygularımızla mantığımızı dengelemeye çalışarak, her gün bir uçtan bir uca çelik bir halatın üzerinde yürümekteyiz hepimiz. Nasıl ki evrendeki muazzam dengeyi bir çiçeğin büyümesinde, yağmurun yağmasında, mevsimlerin birbirini kovalamasında görebiliyorsak, aynı denge yaşamlarımızda da hüküm sürmekte. Tek bir farkla: Yaşamımızın dengesi çoğu kez bizim elimizde. Seçimleri yapan, öncelikleri belirleyen bizleriz. O halatın üzerinde yürürken denge çubuğunu kullanan bizleriz. Yaşamımızın sorumluluğu bizim elimizde.

Herkesin dengeyi yitirdiği, bir yöne doğru fazlaca eğildiği durumlar olabiliyor. Çoğu kez kontrol bizden çıktıktan sonra fark ediyoruz bir terslik olduğunu. Ya hayır diyemez oluyoruz kimselere, ya da başkalarının hayatları için enerji harcamaktan kendimize vakit ayıramıyoruz. Bazen de zamanımızı kendi yaşamımızda tek bir alan için cömertçe harcıyor, diğer alanları ihmal ediyoruz.

Gerçek olan şu ki, 24 saat herkese eşit olarak verilmiş. Her sabah dünyaya yeniden gözlerimizi açıyor, hızla yeni günün kucağına bırakıyoruz kendimizi. Sürekli zamana karşı bir yarış içindeyiz. İşte, evde, trafikte, hiç bitmeyen bir yarış bu. Ve günün sonunda, yapmak isteyip de yapamadıklarımız için bir suçluluk duygusu yerleşiyor içimize. Hep eksik kalan bir şeyler var. Daha düzenli, daha dengeli, daha huzurlu bir yaşam için neler vermeyiz, neler!

Yaşamda denge kurmanın belirgin bir formülü var mıdır sizce? Bir şablon olabilir mi denge için?

Denge kişiye hastır, her yaşamın kendine has olduğu kadar. Denge, öncelikleri belirleyebilmektir ve bunu bir başkasının önceliklerini rehber alarak yapmak değildir elbette.  Denge sabit de değildir, hatta hafif salınımlıdır. “An”da sürekli olarak doğru seçimler yapabilme bilgeliğidir. Denge, aslında “dengelemek”tir.
“Yaşayıp gidiyoruz işte”, deriz. Yaşayıp gitmeyelim. Yaşayalım ve öyle bir yaşayalım ki, gittiğimizde suçluluk duyduğumuz hiçbir şey olmasın. Efendim? Mümkün değil mi? Aslında mümkün. Sadece, yaşam dengeniz üzerinde çalışmanızı gerektiriyor. Yaşamınızda sizin için önemi olan her bir konu ile ilgili -ki bu iş olabilir, aile olabilir, kariyeriniz ya da sağlığınız olabilir- bir denge kurabilmek olası. Yapabilenleri ve böylece yaşamlarında fark yaratabilenleri yakından tanıyorum. Bilgeliklerine ve yaşamdan aldıkları keyfe şahidim. Onların da bizler gibi 24 saatleri var. Yine de, her günü bir hayat gibi yaşamayı başarabiliyorlar. Küçücük sırları uygulayarak. Önceliklere sadık kalarak. Ve denge içinde huzurla yaşamayı önemseyerek. Sadece dengeleyerek…

“Hayatı bir şölen sofrası gibi bırakmalı…” diyor Aristo, “…ne susuz, ne de sarhoş olarak.”

Ne dersiniz? Yaşamınız dengelemeye değer mi?

Her şeyden önce siz buna değersiniz. Ve tabii yaşamınız da…

Sevgiyle kalın,

Beril Atakul
Business and Personal Life Coach


  Yaşam Koçu | Denge
Comments 2 Hits: 319  

2011.02.28 19:54:28

Biliyor musunuz, daha önce ne kadar çok konuştuğumu yaşam koçluğuna adım attığımda fark ettim. Meğer zihni susturarak söylenenlere odaklanmak, karşınızdakine kendinizi bütünüyle vererek dinlemek ne zormuş! Koçluk yolculuğunda öğrendiğim altın ders, “dinlemek” idi. Önceleri çok iyi bildiğimi (!) sandığım dinlemek. Duymak, sonrasında da fikir yürütmek zannediyordum ben dinlemeyi. Hani birisi size bir şeyler anlatırken neler söyleyeceğinizi düşünürsünüz ya! Tabii böyle dinlemek gereken zamanlar da yok değil. Ancak birisiyle etkili iletişim kurmak, o kişiyi yakından tanımak ya da bir durumu çözüme ulaştırmak istediğinizde kesinlikle yetersiz kalıyor. Güzel haberse şu: Etkili dinlemek öğrenilebiliyor!!!

Duyduklarımızı bütünüyle anlamak, anlarken yargısız olmak, cümlelerin içinde gizli inanç ve değerleri fark edebilmek, alışık olduğumuz dinlemeye yeni bir form kazandırıyor. Bu şekilde dinlemek tüm insanlığa yayılacak bir öğreti olsa ne harika olurdu diye düşlüyorum hep. Düşünsenize, herkes birbirini yargılamadan, kendi vereceği cevapları düşünmeden, kişisel çıkarlara odaklanmadan yürekten dinliyor, dinliyor, dinliyor…Böyle bir düzende savaşlar, tartışmalar, boşanmayla sonuçlanan evlilikler, iflas eden şirketler ve iletişim kazalarından doğan benzeri olumsuzluklar olur muydu hala?

Koç gözlüğümü taktığım andan beri, yargısız olma, inanç ve değerleri fark ederek saygı gösterme ve kesinlikle empatik dinleme çabası içindeyim. Bu yolda öğrenmenin sonu yok gibi… Her insan bir dünya ve o dünyaya adımınızı attığınız anda kafanızdan geçen tüm cümlelere dur diyerek adeta tek yürek dinlemeye başlıyorsunuz…Bir süre sonra kulaklarınızın yalnız olmadıklarını fark ediyor, zihninizin, kalbinizin ve gözlerinizin de dinlemeye eşlik etmelerini keyifle izliyorsunuz. Size yönelen her cümle yeni bir fırsat. Dinlemeye başlamak yeni kıtalar keşfetmek gibi adeta. Sadece duyduğunuzda ve öylesine dinlediğinizde ise ayak bastığınızın yepyeni bir kıta olduğunu fark edemeyebilirsiniz!

Siz de etkili dinlemek istiyorsanız, işe dinlerken kendinizi dinleyerek başlayabilirsiniz. Bakalım ne kadar ve ne şekilde dinleyebiliyorsunuz? Bunu bir kez belirledikten sonra, belli bir kişiyi ya da herkesi dinlerken erişmek istediğiniz dinleme boyutuna yönelebilirsiniz. Küçük adımlarla başlayın, gerçekten odaklanın ve yüreğinizle dinleyin. Sırlar basit. Mesele, uygulamak ve yaşamınıza yaymak. Bunu başardıkça, etkili dinlemenin yaşamınıza kattıklarını gözlemleyecek, daha da iyi dinlemek isteyeceksiniz.

Benim bir düşüm var, söylemiştim. Herkesin birbirini yürekten dinleyebildiği bir dünya hayal ediyorum. Etkili dinleme yolunda atabileceğiniz küçücük bir adımla bu hayale biraz daha yaklaştığımı umuyor, size kendi dünyanızın bilinmeyen kıtalarını keşfetme serüveninde başarılar diliyorum.

Beril Atakul
Business and Personal Life Coach


  Beril Atakul | İletişim | Dinlemek
Comments 1 Hits: 264  

2011.02.16 15:17:15

 

Hayattan küçük ya da büyük, bir beklentisi olmadan yaşayan var mıdır aramızda?

Beklentilerimizi çoğu kez inançlarımız, önyargılarımız ve geçmiş yaşadıklarımız, yani deneyimlerimiz belirliyor. Hani, “aklıma gelen başıma geldi!” deriz ya, beklenti de aşağı yukarı böyle bir şey işte. Daha başımıza gelmeden, daha önceki deneyimlerimiz ya da öğrendiklerimiz sonucu bir olma olasılığı düşünüyoruz ve gizliden gizliye beklemeye başlıyoruz! Ve çoğunlukla da başımıza gelmesi gecikmiyor, değil mi?

Bir süredir beklentiler konusunda etrafımdaki insanları inceliyorum. Dikkat ettim de, çoğu beklentilerini olumsuz şekilde dile getiriyor;
“Kesin bu yaz çok sıcak olacak hava, kavrulacağız!!”
“O kadar çok yağmur yağdı ki, yine bir yerleri sel basmıştır.”
“O kadar çalıştım ama sınavda bütün bildiklerimi unutacağıma eminim.”

Ne ilginç değil mi? İnsan doğası olumsuz konuları abartarak yansıtmaya daha meyilli işte!

Öte yandan bilinçaltımızın hayalle gerçeği ayırt edememesi konusu var. Beynimize yerleşen düşüncenin yaşanmış ya da yaşanmamış olması önemli değil. Başımıza henüz gelmemiş bir olayla ilgili veriler gerçekmiş gibi süzgeçten geçiriliyor. Özellikle kendimize dair olumsuz bir beklentimiz beynimiz tarafından gerçek olarak algılanıyor. Sadece beklenti içine girerek, olması için zemin hazırlıyoruz aslında.

“Sınavda bütün bildiklerimi unutacağıma eminim” beklentisine giren kişi, çalıştığı bilgileri unutmak için izin veriyor beynine. O kadar emin söylüyor ki bunu, bilinçaltı o sırada sınavın yapıldığı ortamı, çıkan zor soruları ve bilgileri unutma ruh halini bir bir yaşamaya başlıyor. Bu aslında bir tohum. Gerçekleşmesi çok muhtemel olumsuz bir olay için önceden zihnimize ektiğimiz “olumsuz beklenti” tohumu.

Herkes sayfalar dolusu kitap yazıyor bu konu ile ilgili, söyleşiler, seminerler düzenleniyor. Olumlu düşüncenin gücünden bahsediliyor. Konu sadece teoride kalmıyor, bilimsel olarak da ele alınıyor. Aramızda sohbet ederken, “iyi düşünelim, iyi olsun” diyoruz. Ne zaman ki insanlar evlerine, kafalarının içine geri dönüyorlar, bütün bilgiler, söylenenler, telkinler “pof” diye yok oluyor. Olumsuz beklentiler yine esir alıyor düşüncelerimizi.

İnançlar kolay kolay değiştirilemiyor çünkü. Değiştirmek mümkün değil demiyorum. Tabii ki mümkün. Ancak normal şartlar altında, kişiler kendi kendilerine “Ben artık hep olumlu beklenti cümleleri kuracağım” şeklinde kararlar alıp bu kararlarını uzun süre sürdüremiyorlar.

Koçlar, olumsuz ve kısıtlayıcı inançlar üzerinde de çalışıyorlar. Hatta çoğu kez kişinin istediği hedefe gidebilmesi için engeli sadece geçmişten gelen olumsuz bir inancı da olabiliyor. Bir koç, danışanı ile seansları esnasında bu inancı fark edebiliyor ve kişinin de fark etmesini sağlayabiliyor. Olumsuz inançları fark etmek, bu inançların altında yatan nedenleri anlamak, uygun olumlu inancın belirlenip kişiye kazandırılması hedefin önünde duran çok büyük bir engeli ortadan kaldırmış oluyor. Düşünsenize, avukat olmak isteyen, hukuk fakültesini kazanmış birisiniz, ancak topluluk önünde etkili konuşamadığınıza, insanlar önünde doğru cümleleri kuramayıp küçük düşeceğinize inanıyorsunuz. Bu inancınız beklentiye dönüşüyor, beklentinize ise tahmin edebileceğiniz gibi gerçeğe, yani kaderinize dönüşüyor. Bu nedenle, biricik yaşamımızda olumsuz inançlarımızı fark etmek ve onları olumlu inançlarla değiştirmek çok önemli.

Beklentilerinizi yeniden programlayabilirsiniz. Dilerseniz birkaç gün deneyin bunu. Ağzınızdan daima olumlu beklenti cümleleri çıkmasına gayret edin. Eğer bu size çok zor geliyorsa, inançlarınızı sorgulayın. Tam olarak neye inanıyorsunuz ve olumlu bir beklenti içinde olamıyorsunuz? Kendimizle yüzleşmek, bize en yakın biz olduğumuz için çok kolay görünse de en zoru aslında. Yine de niyet etmek ve eyleme geçmek başarının önkoşulları. Olumlu beklentiler içinde olmaya niyet edebilir ve bu şekilde davranmaya başlayabiliriz. Unutmadan söyleyeyim. Başardığınız takdirde ödülünüz de olacak. Hatırlarsanız bilinçaltınız hayalle gerçeği ayırt edemiyor! Siz olumlu cümleler sarf ettikçe zihninize bunların gerçekleşmesi için tohumlar ekiyor olacaksınız. Mesela, “Çok kısa sürede terfi edebilirim” gibi bir beklenti cümlesi kurduğunuzda, fark etmeden bu terfinin gerçekleşmesi için gerekli adımları atmaya ve farklı bir çalışma performansı göstermeye başlayacaksınız.

Çalışmalarınızla ilgili geribildirimlerinizi merakla bekliyor, olumlu beklentilerinizin size mutlu bir yaşamın kapılarını açmasını diliyorum.

Beril Atakul
Business and Personal Life Coach


  Olumlu Düşünce | Yaşam Koçu | Hedefe Ulaşmak
Comments 4 Hits: 304  

2011.02.07 20:53:22

"Sevgililer Günü" geliyor.

Kimileri ticari bir pazarlama aracı, kimileri ise romantik geçmesi şart bir gün olarak değerlendiriyorlar 14 Şubat’ı. Yine de gözlemlerime göre her geçen sene daha fazla kırmızı gül, özel organizasyon ve hediye alternatifleri uçuşuyor ortalarda. Demek ki sevgililer günü bilinci giderek yayılıyor toplumumuzda.

Hatırlarsanız geçen yazımda bir kuruma CV göndermeden önce o kurumun vizyonunu araştırmalı ve kişisel vizyonunuzla ne derece örtüştüğüne bakmalısınız demiştim. Vizyon, basit bir tanımlama ile baktığımız yön aslında. Hepimiz özeliz ve gelecekten farklı beklentilere sahibiz. Değerlerimiz var, o güne dek yaşadıklarımız çerçevesinde şekillenmiş. Ve bize özel duygularımız ve onları ifade ediş tarzımız var, değil mi? 

Duygular demişken…

Yoğun duygularla birbirine doğru çekilen, birlikte geçen her andan zevk alan, sevgilerini şarkılarla, şiir gibi sms’lerle besleyen çiftler nasıl oluyor da kavga kıyamet ayrı düşüyorlar?

Evli olup boşananların sayısındaki artış bir yana, sevgililer de uzun süreli ilişki götürmekte zorlanır oldular. Yalnız ve güçlü bir kadınlar ordusu var çevremde bu sıralar… Hatta bazıları evli ancak ümidini kesmiş geleceğe dair, tamamen başka başka sebeplerle sürdürüyorlar evliliklerini.

Bir ilişkinin çıkış noktası “aşk”tır çoğu kez. Alev gibi sarmalar beyni, bedeni ve kararlar alırız o sarhoşlukla geleceğe dair. Ya uzun vadeli ilişkilerin, ya da evliliklerin temeli atılır kafamızda o esnada. Bazen de “güven” ihtiyacıdır ilişkinin çıkış noktası. Güveni o güne dek sürekli sarsılmış kişi, güvenebileceğini hissettiğinde sorgulamadan teslim eder kendisini. Yenilik arayışı, yalnızlık duygusu, aile kurma ihtiyacı ve bunlara benzer bambaşka sebepler de olabilir bir ilişkiye başlamak için. Sebep ne olursa olsun, bir gün bir şeyler ters gitmeye başlayabilir. En aşık, gözü aşktan kör olmuş kişiler bile Türk filmlerindeki gibi aniden görmeye başlayıp haykırabilirler gerçekleri. Kırmızı kalpler ortadan ikiye çatlayabilir, havada “Sen çok değiştin, ilk tanıdığımda böyle değildin!”, “Bana çalışmak istediğini söylememiştin!”, “Yurtdışına okumaya mı gideceksin? Buna ne zaman karar verdin?” gibi cümleler uçuşabilir.

Baktığınız yönü, yani vizyonunuzu ne kadar geç paylaşırsanız sevgilinizle, ilişkinizin gelecekte zarar görme olasılığı o kadar artar. “Seni Seviyorum” cümlesinin hakkını verirken, gelecekle ilgili hayalleriniz, başarmak istedikleriniz hakkında ne kadar dürüstsünüz sevdiğinize?

Bir gün karşılıklı tutkunuzun dozu azaldığında, sevginin devamı için en önemli ortak paydanız, vizyonlarınızın kesişim kümesidir. Yoksa, A kapsar B’yi!!! Bir de bakmışsınız ki, sevdiğiniz, canım cicim diye kucakladığınız kişi, vizyonunuzu yutuvermiş! Karşınızdaki kişiyi ne kadar iyi tanır, gelecekten beklentisini ve yürümekte olduğu yönü ne derece bilirseniz kendi yönünüzle kıyaslama şansınız da o kadar artar. Ortak beklentileriniz üzerine gidebilir, birlikte mutlu bir geleceğe yürüyebilirsiniz. Ya da onun yürüdüğü yolun sizinkinden bambaşka beklentiler içerdiğini fark eder, çok geç olmadan ve durum tatsızlaşmadan kendi yönünüze doğru ilerleme kararı verirsiniz.

Ortak vizyona sahip, aynı yöne yürüyen çiftler mutlular. Hayalleri benzer, varış noktaları aynı rakımda. Keyifle ilerliyorlar el ele. Ve eminim onlar için her gün “ Sevgililer Günü”.

Dilediğiniz gibi geçireceğiniz bir Sevgililer Günü diliyor, gerçek sevgi ve gerçek mutluluk için vizyonunuza sahip çıkmanızı rica ediyorum.

Beril Atakul
Business and Personal Life Coach


  Vizyon Belirleme | Yaşam Koçu | İlişkiler Koçluğu | Sevgililer Günü
Comments 0 Hits: 284  

2011.01.29 14:29:43

İş arıyorsunuz.

İlginizi çeken ilanlara başvuruyor, türlü iş bulma portallarından yararlanıyor ve kendi bağlantılarınızı kullanarak çeşitli kurumlara CV’nizi gönderiyorsunuz.

İşte size bir kuruma CV göndermeden önce cevaplamanız için bazı koçluk soruları;

1. CV’niz iş yaşamınızdaki güçlü yönlerinizi içeriyor mu? Okuyan kişiye sahip olduğunuz yetkinlikleri hissettiriyor mu?
2. Başvurmak istediğiniz kurumu ve işi ele aldığınızda, CV içeriğinde bazı değişiklikler yapmanız gerekiyor mu?
3. CV’nize eklediğiniz fotoğraftaki görünümünüz başvurduğunuz kurumun kültürüne uygun mu?
4. Bu fotoğraf gerçek sizi ne kadar yansıtıyor?
5. CV’niz sosyal yaşamdaki diğer rollerinizi ( kulüp üyeliği, yer aldığınız sosyal sorumluluk projeleri vs.) içeriyor mu?
6. CV’nizi daha sade ancak güçlü hale getirecek olsaydınız hangi değişiklikleri yapardınız?
7. CV göndereceğiniz kurum hakkında araştırma yaptınız mı? Vizyonunu, misyonunu, değerlerini biliyor musunuz? Bunların her biri kişisel vizyonunuz ve değerlerinizle ne kadar uyumlu?
8. CV’nizi değerlendirecek kişi siz olsaydınız, mevcut içeriğiyle söz konusu pozisyona uygun olduğuna karar verir miydiniz?

Bu soruları dürüstçe ve başvurduğunuz kurumun özelliklerini göz önüne alarak cevapladığınızda, sonrasında da CV’nizi kendinizi değerlendirme yapacak kişinin yerine koyarak incelediğinizde, bazı gelişme alanları keşfedeceğinize eminim.

Çoğumuz bir CV hazırlıyor, bir süre sonra içeriğini bile unutup her başvurduğumuz yere aynı CV’yi göndererek beklemeye başlıyoruz. Siz nasıl yaşayan ve sürekli gelişen bir varlıksanız, sizi temsil eden CV’niz de sürekli gelişme alanı olan bir tanıtım aracıdır. Kuruma özel tasarlanmış, o kurumun vizyon ve misyonuyla uyumlu yönlerinizi ortaya koyan “butik” bir CV’nin mülakat kapısını aralama şansı şüphesiz daha yüksek olacaktır.

Özellikle yukarıdaki 7. soruya vereceğiniz cevaba dikkat!

Yalnızca para kazanmak için her gün gidip geldiğiniz ve değerlerinizi yansıtmayan bir kurumun parçası mı olmak istersiniz, yoksa, kişisel yaşam amacınız, misyonunuz ve değerlerinizle uyumlu bir kurumun parçası mı olmak istersiniz? Öyleyse CV’nizi daha en baştan, sadece size uygun olduğunu düşündüğünüz kurumlara gönderin. Çalışanların zamanlarının büyük bir kısmını işyerinde geçirdikleri düşünülürse, huzurlu, mutlu ve başarılı bir yaşam için iş yaşamınızda doğru adreste bulunmanın ne kadar önemli olduğunu söylemeye gerek var mı?

Çalıştığınız kurumla bütünleşebildiğinizde, hem çalışırken aldığınız keyif, hem de daha verimli çalışabildiğiniz için başarılı bir kariyer yolunda ilerleme şansınız artacaktır. Kendinizi bu kuruma yüz yüze ifade edebilmenizin koşulu da şüphesiz sağlam ve sizi doğru yansıtan bir CV’ye sahip olmaktır.

Öyleyse şimdi bir göz atın CV’nize ve yukarıdaki soruları cevaplayarak gelişim alanlarını saptayın. Temel sayılacak değişiklikleri yaptıktan sonra, her bir kuruma göndermeden önce o kurum hakkında öğrendiklerinize göre CV’nizi yeniden gözden geçirin. Nasıl ki müşterilerinin ihtiyaçlarına özel seçenekler sunan markalar daha çok tercih ediliyorsa, kuruma göre özelleştirilmiş butik bir CV de sizi rakiplerinizden farklı kılarak tercih edilme şansınızı artıracaktır.

Hazırlayacağınız butik CV’lerle fark yaratacağınıza inanıyor, sizi ve değerlerinizi yansıtan, kişisel vizyonunuzla uyumlu, bir parçası olmaktan gurur ve mutluluk duyacağınız bir kurumda yer almanızı diliyorum.

Beril Atakul
Business and Personal Life Coach


  Beril Atakul | CV hazırlama | İş Arama | Mülakat | Kariyer | Vizyon | Misyon
Comments 4 Hits: 464  

2011.01.23 17:11:48

Ne kadar “SİZ”siniz?

Cevabı basit gibi görünen zor bir soru bu aslında değil mi?

Kendinizi tanıyor musunuz? Güçlü yanlarınızı, sizi diğerlerinden farklı kılan taraflarınızı biliyor musunuz? En önemlisi bu güçlü yanları ne kadar kullanıyorsunuz? Derinlerde bir yerde saklı kalmış olabilirler mi? Ya da günlük hayatta kullandığınız toplumsal maskelerin ardında mı tutuyorsunuz onları?

Parmak izlerimiz kadar benzersiziz her birimiz. Oysa sosyal ortamlara girdiğimizde söylenmesi gerekli olanları söylüyor, kafamızda belirlediğimiz bir standardı yansıtmaya çalışıyoruz çoğu kez. Yaşam bir heykeltıraş gibi yontuyor bizleri yaşadıkça. Bu esnada bizi biz yapan özelliklerimize sahip çıkmadıkça birbirinin tıpatıp aynısı bir heykel ordusunun parçası olma riskimiz var.

Bir iş mülakatına gittiğinizi düşünün. Olası sorulara çalışır, söyleyeceklerinizi planlar, giderken olması gerektiği gibi giyinirsiniz değil mi? Rakipleriniz de aynen böyle yapıyor! Bu durumda “sizi” işe almalarını ne sağlar? İşte tam bu anda güçlü yanlarınız girse devreye, nasıl olur?
Diyelim ki yaratıcı fikirler geliştirebilen bir insansınız. Başvurduğunuz şirketi geliştireceğini düşündüğünüz yaratıcı bir çözüm önerebilirsiniz. Ya da iletişim yönünüz güçlü olabilir. Harika bir takım üyesi olduğunuzu ve takımınızı nasıl ateşleyeceğinizi anlatabilirsiniz. Bütünün ardındaki detayları fark edip analiz etme yeteneğiniz olabilir. Anlatın onlara öyleyse bunu nerelerde kullanabileceğinizi! Kendinizi ve güçlü yanlarınızı ne kadar yansıtırsanız bu yanlara değer veren bir kurum kültürüne sahip herhangi bir şirketi etkileme gücünüz de o derece artar.

Öz kişiliğinizi bir tohum olarak düşünün. Toprakla, güneşle ve yağmurla buluştuğu andan beri sürekli büyüyor, gelişiyor ve öğreniyor. Rüzgar, fırtına, sel gibi dış faktörler karşısında ayakta durma mücadelesi veriyor. Bir ağaç olana kadar sürekli şekil değiştiriyor. Zaman zaman böcekler sarıyor gövdesini, yapraklarını döküyor, dalları kırılıyor. Yine de öyle ağaçlar var ki, yıllara meydan okuyor ve dış etkilere aldırmaksızın meyve vermeye, çiçek açmaya, dallanmaya devam ediyorlar. Öyleyse onları zamanla cılızlaşan, devrilen diğer ağaçlardan farklı kılan nedir? Ağacın cinsi midir? Bulunduğu yer midir? Hayır, ikisi de değil. Nedir biliyor musunuz? Daha bir tohumken toprağın derinliklerine saldığı köküdür. Bu kök, yani kişiliğinizi oluşturan öz ne kadar sağlam tutunursa toprağa, yani hayata, ağacın dimdik ayakta kalma şansı da o kadar artar. Yemyeşil dallar ve güçlü bir gövde sapasağlam bir kökün göstergesidir.

“Öz” kişiliğimizle tutunuyoruz hayata. Bu özü ne kadar iyi tanır, bize çoğunlukla doğuştan verilen güçlü yanlarımızı ne kadar iyi bilirsek ve en önemlisi bu yanları parlatarak öne çıkarırsak, mutlu ve başarılı bir yaşam sürme yolunda o kadar ilerleriz.

Öyleyse alın kalem kağıdı elinize ve lütfen kendiniz için cevaplayın sıradaki soruları;

1- Ben kimim? Beni ben yapan özellikler nelerdir?
2- Diğerlerinden farklı olarak öne çıkan güçlü yanlarım neler?
3- (Güçlü yanlarınızı ifade etmekte zorlanıyorsanız) Beni çok iyi tanıyan 3 kişiye güçlü yanlarımın neler olduğunu sorsam ne cevap alırım?
4- Güçlü yanlarımı nasıl daha da parlatabilirim?
5- Güçlü yanlarımı ailemle, sevgilimle, arkadaşlarımla, çocuğumla ve iş yaşamımdaki ilişkilerimde nasıl daha etkili kullanabilirim?
6- Bu güçlü yanları daha önce kullanma fırsatım olmadıysa hangi yeni adımları atıp kullanmaya başlayabilirim?
7- Özümü yani gücümü dışa vurduğumda nasıl bir hayatım olur? Böylece neleri başarabilirim?

Bu soruların cevaplarını önceden düşünüp yaşamına uyarlayan okuyucularımı kutluyorum. Yeni cevaplayacak olanlardansanız, önünüze yeni ufuklar açmaya karar verdiğiniz için sizleri sevgiyle kucaklıyorum. Hatta cevaplarınızı bana da gönderebilir ve buradan tüm kişisel gelişim gönüllüleriyle paylaşabilirsiniz.

Siz siz olun, “SİZ” olun diyor ve vereceğiniz cevapların yaşamınızı aydınlatmasını diliyorum.

Beril Atakul
Business and Personal Life Coach


  Yaşam Koçu | Kişisel Gelişim | Koçluk | İş Mülakatları
Comments 1 Hits: 281  

2011.01.16 14:00:47

Neredesiniz? Evet, tam şu an neredesiniz?

Sevdiklerinizle birlikte her zaman hayalini kurduğunuz şeyleri yaşıyor olabilirsiniz. Hala bir arayış içinde, ne yapacağınızı bilemez bir vaziyette hissediyor da olabilirsiniz. Gerçek şu ki, şu an yaşam yolculuğunuzun neresinde olduğunuzu, kim olduğunuz ve bu ana gelene kadar neler düşünmüş olduğunuz belirledi.

Dağdaki köyden vadideki köye giden yolcuların hikayesini bilir misiniz?

Bir gün bir yolcu, bir köyden diğerine giderken yolda toprağı işleyen bir keşişe rastlamış. “İyi günler,” diyerek selamlamış onu keşiş, gülümseyerek. Yolcu başını sallayarak karşılık vermiş ve “Size bir şey sorabilir miyim?” demiş. “Tabii,” diye yanıtlamış keşiş.

“Ben dağdaki köyden vadideki köye gidiyorum. Bana biraz vadideki yaşamdan bahseder misiniz?”

Keşiş, “Söyleyin bana, dağdaki yaşamınız nasıldı?” diye sormuş.

Yolcu, “Berbattı. Doğrusunu söylemek gerekirse, oradan uzaklaştığıma memnunum. Gördüğüm en soğuk insanlar. Tüm çabalarıma rağmen beni aralarına almadılar. Yalnız kendi işleriyle ilgilenir, yabancılardan pek hoşlanmazlar. Evet, anlatın bana. Vadideki yaşam nasıl?” demiş.

Keşiş, “Üzgünüm ama, sanırım vadideki deneyiminiz de pek farklı olmayacak,” deyince yolcu boynu bükük yoluna devam etmiş.

Birkaç ay geçmiş, bu defa aynı yoldan bir başka yolcu geçmiş ve keşişi görünce durup, “İyi günler, kolay gelsin!” diye seslenmiş. Keşiş de gülümsemiş ve “İyi günler! Yolculuk nereye?” diye sormuş.

“Dağdaki köyden vadideki köye gidiyorum. Orada yaşam nasıl, biliyor musunuz?”

“Biliyorum ama önce bana dağdaki yaşamınızdan bahsedin?”

“Olağanüstü! Daha uzun kalabilmeyi isterdim ama yoluma devam etmeliyim. Köy halkıyla aile gibiydik. Yaşlılar öğüt verdi, çocuklar benimle oyunlar oynadı. Herkes nazik ve cömertti. Ayrıldığıma üzgünüm. Onları hep yüreğimde saklayacağım. Peki vadide yaşam nasıl?”

“Aynı dağdaki gibi,” yanıtını vermiş keşiş ve yolcu devam ederken arkasından bakıp gülümsemiş.

Hepimiz dağdaki köyden vadideki köye yolculuk etmekte olan yolcularız aslında. Her birimizin yolculuğunu diğerlerinden ayıran şey ise yolculuk sırasındaki düşüncelerimiz, yargılarımız, değerlerimiz ve olaylara bakış açımız. Şu ana kadar bu gerçeği fark etmemiş olsak bile, bundan sonra neler yaşayacağımızı bu andan itibaren düşüneceklerimiz belirleyecek.

Bakın ne diyor, Mahatma Ghandi:

Söylediklerinize dikkat edin; düşüncelere dönüşür... Düşüncelerinize dikkat edin; duygularınıza dönüşür... Duygularınıza dikkat edin; davranışlarınıza dönüşür... Davranışlarınıza dikkat edin; alışkanlıklarınıza dönüşür... Alışkanlıklarınıza dikkat edin; değerlerinize dönüşür... Değerlerinize dikkat edin; karakterinize dönüşür... Karakterinize dikkat edin; kaderinize dönüşür.”

Bugüne dek neler söylediniz sevdiklerinize, kendinize? Neler düşündünüz? Neler hissettiniz? Nasıl davrandınız? Hangi alışkanlıklarınız oldu? Değerleriniz neydi? Siz kimdiniz ve kaderiniz nasıldı şu ana kadar?

Ya yarın?

Yarın yeni bir gün. Ve siz, artık biliyorsunuz. Yarın, olumlu düşüncelerle kaderinize yön verebileceğiniz günlerin başlangıcı. Dağdaki köyde neler öğrendiniz, bir düşünün. Öğrendikleriniz çok değerli, sırtınızı dönmeyin onlara. Sadece, artık nasıl düşündüğünüze ve neler söylediğinize dikkat edin. Bu kadarcık bir çabanın bile nasıl bir fark yaratabildiğini göreceksiniz.

Vadideki köyde çok güzel bir yaşam diliyorum size!!!
Yolunuz açık ve olumlu düşüncelerle dolu olsun.

Beril Atakul
Business and Personal Life Coach


  Beril Atakul Yaşam Koçu Kişisel Gel
Comments 0 Hits: 262  

2011.01.10 22:08:42

Kendimizi gerçekleştirmeyi hedeflediğimiz yaşam yolculuğunda, hem kişisel istek ve hedeflerimize doğru ilerleyip hem de “BİZ” olabilir miyiz?

Bu meseleyi birkaç boyutta incelemeyi öneriyorum.

BİZ olmak için sadece iki ya da daha fazla kişinin bir araya gelmesi yetmiyor. BİZ olmak bundan çok daha fazlasını, o kişilerin aynı değer ve inançlarla aynı yöne doğru bakmasını gerektiriyor. Okul yıllarınızı hatırlayın. Arkadaş grubunuzla nasıl da BİZ olduğunuzu, aynı müzikleri dinlediğinizi, aynı film artistlerini konuştuğunuzu, hatta aynı tip kıyafetler giydiğinizi hatırlıyor musunuz?

Ben ortaokuldaki en iyi arkadaşımla o kadar BİZ olmuştum ki, okuldan gelir gelmez telefona sarılır, bütün gün görüştüğümüz yetmiyormuş gibi saatlerce telefonda konuşurdum! Lisede bölüm seçmemiz gerektiğinde ortak bir kararla Türkçe-Matematik bölümünü seçmiştik. İkimiz de işletme okumak istiyorduk. Birlikte çift el piyano resitalleri verir, hayaller kurar, çılgın karikatürler çizer ve inanılmaz eğlenirdik. Ne zaman birimizin morali bozulsa diğeri onu içine düştüğü karamsarlıktan çekip çıkarırdı. Birlikte gülmek, birlikte ağlamak ve omuz omuza olmadığımızı hayal bile edemeyeceğimiz bir gelecek vardı bizim için. BİZdik ve hep aynı yöne bakıyorduk. Aynı şehirlerde değiliz artık, ancak yine bir telefon kadar uzağız. Ne zaman görüşsek, konuşsak, araya giren onca zamana rağmen, bıraktığımız yerden devam edebiliyoruz BİZ olmaya. İnsan bir kere bir BİZin parçası olmuşsa asla devredilemez ve feshedilemez bir üyelik gibi ömür boyu koruyor o parçayı ruhunda.

Bir de sevgililer vardır. BİZ olan. Ruh ikizleri, Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Romeo ve Juliet gibidirler. Birini ansanız hemen öbürü gelir aklınıza. Aşkları dillere destan olsun ya da olmasın baktıkları yön hep aynıdır. Ya birbirlerine bakarlar, ya da birlikte aynı yere bakarlar! Aşkı doya doya yaşamaktır amaçları, birlikte bir gelecek hayal ederler. Bir araya geldiklerinde geri kalan her şeyi unuturlar. Ailelerinin ve arkadaşlarının yanında bile berabermişçesine hareket eder, sorumlu hissederler. Böyle bir BİZlik boyutuna ulaşmış iki kişi, kader onları ayırsa da zihinlerinin bir köşesinde BİZi yaşatırlar, en azından sevgiyle hatırlarlar. BİZ olmak emek ister ve hatırlanmaya değerdir çünkü. Bazen bu BİZler evlenip yuva da kurabilirler, çocuklar getirirler dünyaya. Bu defa ailece BİZ olurlar. Birbirini destekleyen, aynı değer ve inançları paylaşan, aynı geleceğe odaklanan mutlu bir aile tablosu çıkar ortaya. Aile büyüdükçe BİZ de büyür. Zamanla kocaman bir değer, inanç, ortak amaç yumağına döner. Birbirine sarsılmaz bağlarla bağlı bir aile tanıdınız mı hiç? Tanıdıysanız, hatta öyle bir BİZin parçasıysanız ne mutlu size!

Bir millet, BİZin en güzel örneğidir. “Ne mutlu Türküm diyene!” derken o BİZin hem parçası, hem de lideridir Atatürk. Vatan sınırları içinde yaşananlar birey bazında ne olursa olsun, BİZi oluşturan parçalar değişmez. Konuştuğu dille, söylediği marşla, paylaştığı tarih, coğrafya ve daha nice ortak payda ile BİZdir o milletin insanları. Bir an gelir, bir türkü çalar ve aralarındaki farklara bakmaksızın herkesi bir araya getirmez mi?
 
BİZ olma durumunun daha ilginç bir boyutu kurumsal alanda gerçekleşir. Buradaki BİZ, özel yaşamlardaki BİZe benzemekle birlikte, farklılıkları da vardır. Bir kurumdaki çalışanların her biri kendi yetkinlik düzeyine göre o kurumun bir basamağında yer alır. Her birinin görev tanımları, organizasyonun işleyişine katkı düzeyleri farklıdır. Her gün aynı saatte işe gelir, aynı kahve makinesinden kahve alır, zaman zaman bir araya gelerek toplantı yapar, yemek yerler ve aynı tuvaleti kullanırlar. Herkes kendine göre bir katkı sağlıyorsa, altında toplanılan çatı aynıysa, birçok ortak paylaşımları varsa ve BİZ şöyle yaptık, böyle ettik diyebiliyorlarsa, neden birçok şirkette BİZ ruhu yoktur da TUZ ruhu vardır peki? İşten yakınanlar, yöneticisinden şikayet edenler, önemli bilgileri kendine saklamayı ve ekibiyle paylaşmamayı tercih edenler, ve daha sayısız örnek verebiliriz bu BİZ olamama durumuna.

Kurumlarda BİZ olmanın sırrı nedir öyleyse?

Dikkat ettiyseniz, özel yaşam boyutlarında oluşan BİZlerde “aynı değer ve inançları paylaşmak” ve “aynı yöne bakmak” ifadelerini kullanmıştım. İşte kurumlarda BİZ olmanın anahtarı budur. Bu anahtarı elinde tutan ve BİZ olmanın kapısını açabilecek kişiler ise şüphesiz şirketin lideri ve insan kaynakları ekibidir.

Önce  “aynı yöne bakmak” ifadesini ele alalım. Bir organizasyon, içinde çalışan kişilerden ayrı düşünülebilir mi? Her çalışan kişisel olarak sağladığı katkı ile organizasyonu geliştirirken, bu katkının fark edilmesini ve takdir edilmesini bekler. Takdir etmenin ölçütü ise kişinin organizasyonu vizyonuna taşıyacak hedeflerin başarılmasında rol almasıdır. BİZ ruhu amaçlanan bir organizasyonda bu hedefler organizasyonun olduğu kadar kişinin de vizyonunun bir parçası haline getirilmelidir.

Daha basit bir ifadeyle, her bir çalışan;

-bireysel hedef ve vizyonunu
-hedefine ulaştığı takdirde organizasyonun hedef ve vizyonuna nasıl bir katkı sağlayacağını
-bu katkıdan dolayı nasıl ödüllendirileceğini, hatta bir kariyer gelişim planına tabi tutulacağını

bilirse, “BİZ” ruhuna giriş yapmış demektir.

BİZ ruhu olan bir organizasyonda her bireyin katkısı ayrı ayrı değerli olur ve her katkı ayrı değerlendirilir. Kişisel çıkarlar çatışmadığı için bilgi paylaşımı, açık iletişim ve deneyimlerden öğrenerek gelişme süreçleri devreye girer. Tüm çalışanlar kişisel vizyonları ile organizasyonun vizyonu arasında sağlam bir ilişki kurarak aynı yöne bakmaya başlarlar.

“Aynı yöne bakmak” ne kadar önemli ise, “aynı değer ve inançları paylaşmak” da o kadar önemlidir. Değer ve inançlar kurum kültürünü ifade ederler. Kurucu kişinin başarı öyküleri, kurumun renkleri, logosu, sloganı, yapılan törenler, hep bu kültürü oluşturan öğelerdir. Kurum kültürü tüm çalışanlarca benimsendiğinde birlikte iş yapmak ve aynı hedefe ulaşmak için aynı yöne bakmak, kısaca BİZ olmak sağlanır.

Pek çok kişi zamanının büyük bir kısmını işte geçiriyor. Özel yaşamımızın içine kadar girebiliyor bazen işimiz. Hal böyleyse hangisini tercih ederdiniz? Çalıştığınız kurumda kendi çıkarını gözeten, kurumun ve diğer çalışanların baktığı yönle ilgilenmeyen, bunun kendine ne sağlayacağını idrak edemeyen, işini yapıp maaşını alan bir çalışan olmayı mı, yoksa işinizi bir takım oyununa dönüştürüp o takımın bir parçası olmaktan keyif alan, gözünü aynı başarı hedefine dikip, başardığında hem kendisine, hem de takımına sağladıklarıyla tatmin olan bir çalışan olmayı mı?

İnsan bir kere bir BİZin parçası olmuşsa asla devredilemez ve feshedilemez bir üyelik gibi ömür boyu koruyor o parçayı ruhunda demiştik. Kurumlar çalışanlarına, çalışanlar da kurumlarına bu gözle baksalar ve bu gönül bağını kurabilseler yaşam ve iş kalitelerinde ne gibi değişiklikler olurdu kim bilir?

BİZ ruhu, kurumlarda koçluğun çalışma alanlarından biri. ID International Coaching olarak hedefimiz ID çatısı altındaki BİZ ruhunu çalıştığımız tüm kurumlara da taşımak. Bu ruh, motivasyon, verimlilik, yüksek performans, karlılık gibi pek çok sihirli kelimenin de çıkış noktası çünkü. Şüphesiz BİZ ruhu başarır ve gücünü BİZin parçalarından alır, öyle değil mi?

İster özel, ister de iş yaşamınızda nice anlamlı BİZlerin parçası olmanızı diliyorum.
Sevgiyle, İnançla, BİZle Kalın!!!

Beril Atakul
Business and Personal Life Coach


  Takım Çalışması | Beril Atakul | insan kaynakları | Ekip Ruhu
Comments 1 Hits: 336  

2011.01.02 18:41:39

Hazır mısınız yeni yıla?

Yılbaşı gecesi saat 00.00’a saniyeler kala, 10’dan geriye doğru saydınız mı siz de benim gibi? Bir sene boyunca yaşadıklarınızı geride bırakmanın ve bilinmeyen yine de umutla beklenen yeni bir şeylere doğru adım atmanın heyecanını duydunuz mu? Ne çok şey bekleniyor yeni yıldan değil mi?

Bizler ne de severiz cansız varlıklara anlamlar yüklemeyi: “Yeni yıl sağlık, mutluluk, başarı getirecek!!!” İyi de nasıl? Sağlığı bir koluna, mutluluğu öbür koluna takıp başarıyı da geri dönüşümlü bir poşete mi koyacak? Biz de oturduğumuz yerde bekleyeceğiz siparişlerimizi. Sürekli sağlık, mutluluk, başarı ve gerçekleşen hayaller beklemek harika da, hiçbir şey yapmadan mümkün mü sizce?

Nasıl şirketlerin, organizasyonların stratejileri var, insanların da gelişim stratejileri olmalı. Hedeflenen sağlık olabilir, mutluluk olabilir, başarı olabilir, sevgi olabilir, ne isterseniz ekleyin bu listeye. Her başarılı sonucun ilk adımı “istemek” çünkü. Başarının parlaklığını ise isterken yaşadığınız tutku belirliyor. Yani ne kadar tutkulu isterseniz başarı da o derece parlak oluyor. Peki diyelim ki bir hedefimiz var, elde etmeyi istiyoruz, hatta tutkuyla istiyoruz. Sonra?

Hiçbir şey yapmadan, kendiliğinden bize gelmesini bekleyebilir, birilerinin bize yol açması için ümit edebilir, yeni yıldan medet umabilir ya da nihayet ona ulaşmak için kaynaklarımızı seferber edip adımlarımızı o hedefe çevirebiliriz. “Bilmek yeterli değildir, uygulamalıyız. İstemek yeterli değildir, yapmalıyız” diyor Goethe. İster küçük, ister büyük adımlarla ama ne olursa olsun yürümeliyiz. Yürüdükçe hedefe yaklaştığımızı bilerek, yürümeliyiz.

Başarı hikayelerini hatırlayın. Kim oturduğu yerde dişe dokunur bir şey başarmış bugüne dek? Tüm başarılı insanların başarma isteklerini eyleme geçirmiş oldukları bir gerçek. “İlk hedefiniz Akdeniz, ileri!” derken, büyük önder Atatürk tek bir cümleyle hem hedefi, hem de eylemi vurgulamış. Onları eyleme geçiren Atatürk gibi bir liderleri olmasaydı, o ordular başarılı olabilir miydi? Peki bizler, kendi kendimizin lideri olup harekete geçebilir miyiz artık?

Bu yıl önceki yıllardan biraz farklı olarak, neler istediğimizi düşünebilir, hedefler belirleyebilir, o hedeflere tutkuyla bağlanabilir ve inançla harekete geçebiliriz. Böylece daha sağlıklı, daha mutlu, daha başarılı olabilir, hatta hayallerimizi gerçekleştirebiliriz. Yeni yıl da hiç yorulmadan başarılarımızı izler oturduğu yerden. Kim bilir, öyle bir şey başarırız ki bu yıl, 2011’de tarihe bile geçeriz. Neden olmasın?

Dünyayı harekete geçirecek olan önce kendini harekete geçirsin.”

Sokrates’e katılıyorum. Ve ekliyorum; İsteklerinize liderlik edin. Onların önünü açmakla kalmayın, tutkulu hedeflere dönüşmelerini de sağlayın. Tutkulu bir hedefiniz olduğunda zaten yürümeden duramayacak, hatta koşmaya başlayacaksınız! Ve dikkat!!! Çok hızlı koşarken, manzaranın tadını çıkarmayı unutmayın. Hedefiniz dolu dolu yaşamak için bir araç sadece. Aslolan yolculuğun kendisi. Siz yolculuğunuzun tadını çıkardıkça hedefleriniz başarılara, başarılarınız da yeni hedeflere dönüşecek, göreceksiniz.

2011’in kendi liderliğinizde ve tutkuyla hedeflerinize yürüyeceğiniz bir yıl olmasını diliyorum.

Yolunuz açık olsun.

Beril Atakul
Business and Personal Life Coach


  Beril Atakul
Comments 1 Hits: 294  

2010.12.27 08:21:43

1856 senesinde Kraliçe Victoria döneminde yaşamış duvar işçileri daha iyi çalışma koşulları için mücadele ederek günde yalnızca 8 saat çalışma hakkını kazanmışlar. Buna göre işte geçen süre, uykuda geçen süre ve kişinin kendisine ayıracağı süre 8’er saate ayrılmış ve adaletli bir dağılım sağlanmış. “Eight Hour Day”  (8 saatlik gün) olarak bilinen bu hakkın uygulamaya koyulmasından bu yana tam 154 sene geçti. Kraliçe Victoria yaşasaydı ve özel yaşamın işe, işin de özel yaşama karıştığı, doğru dürüst uykunun uyunmadığı yeni dünyayı görseydi ne derdi, merak ediyorum doğrusu?


Şu bir gerçek ki, hepimize adil ve eşit olarak verilmiş tek şey bir gün içinde yaşadığımız 24 saat. Hangimize ne kadar yettiği ise ayrı bir konu. İnanıyorum ki, özellikle çalışan kesim, her an, 24 saatlik günün 30 saate çıkarılması konusunda bilim adamlarına başvuruda bulunabilir!  Öyle ya, 8 saat uyuyacağız, 8 saat çalışacağız, kalan 8 saati de özel hayatımıza ayıracağız. Ama NASIL?


Geçmiş iş deneyimlerimde yaşadığım şekliyle size nasıl olduğunu açıklamak istiyorum:
Sabahın köründe trafikle mücadeleye hazır vaziyette yatağımızdan kalkıyoruz. Hazırlanmamız ile işe varmamız arasında en az 2 saatimiz geçiyor. Trafikten bunalmış ve uyku mahmuru halde kendimize gelmeye çalışırken iş arkadaşlarımızla sohbet eşliğinde ilk kahvemizi veya çayımızı içiyoruz. Bazen uzayabiliyor da bu sohbetler, ne de olsa herkesin cep telefonuna geliyor mailler. Telefon bir elde, çay kahve diğer elde, kokteyl ortamında başlıyoruz güne.


Sonra günlük programımız başlıyor. Önce maillere bir göz atıyoruz, ama o da ne? Üç beş önemli iş mailinin dışında arkadaşlarımızın, yakınlarımızın gönderdiği on kadar çiçek, böcek, insan manzaralı, özlü sözlü, fıkralı mail. Gece üşenmemişler, sabah işe gelince okur demişler, sağ olsunlar göndermişler. Direkt silsek bazılarını, ama ya okundu raporu alıyorlarsa? Birazını silip, birazını okuyoruz, işler de göz kırpıyor diğer yandan, takım arkadaşlarımızdan, diğer ekiplerden mail yağmaya başlıyor. Kendine gelen, mail yazmaya, üstündeki sorumluluklardan bir bir kurtulmaya çalışıyor. Posta kutusu kabardıkça stres seviyemiz artıyor, hepsine bir cevap yetiştirmeye çalışıyoruz ancak mümkün değil, üstelik az sonra bir toplantıya girmemiz lazım. Yapılacak işler listesi bir yanda, okunmamış mailler öbür yanda hızlı adımlarla toplantı odasına yöneliyoruz. Nasıl olsa telefon var, toplantıdayken ara sıra maillere telefonla da cevap verebiliriz. Ne müthiş şey şu teknoloji!


Dakikalar öğlen yemeğine kadar geçmek bilmiyor. Oturduğumuz koltuğa giderek kök salıyoruz. İlk on beş dakikada konuşulması gerekenler konuşuldu aslında, ancak bir araya gelindi ya, mutlaka birileri bir şeyler eklemeli, boşa gitmemeli masamızdan toplantı odasına gelmek için harcadığımız emek! Uzuyor da uzuyor, bitmek bilmiyor. Ekstra işler çıkıyor yapacak. Bir yandan sürekli mail yağıyor telefona, ışığı yanıp sönüyor “ben buradayım, ilgilen benimle” dercesine. Cevapsız aramalar da var, iki cevapsız, üç cevapsız derken, eşimiz de aramış bizi. Hem de iki kere? Ne diyecekti acaba? Toplantı devam ediyor, bölmemek için sms’e başvuruyoruz: “Toplntdym, acil mi?” Cevap gecikmiyor. Bir arkadaşıyla konuşmuş, akşam ailece bize geleceklermiş. “Hafta içi ne gerek vardı?” yazıyoruz, sonra gerilmesin ortalık diye siliyoruz yazdıklarımızı. Aman ne güzel, bir kulağımız direktörde, öbür kulağımız beynimizden geçen düşüncelerde. “Eve gitmeden pastaneye uğrarım, çay da bitti, markete gitmem lazım, şimdi çocukları da gelirse meşrubat almalıyım. Biz yemek yemeyiz artık, nasıl olsa onlarla yenecek bir şeyler, en azından yemek faslını atlattık”…. “Bu tahmin edilen satış seviyelerine ulaşmamak için hiçbir neden yok, değil mi arkadaşlar?”. Yok tabii, çünkü biz mükemmeliz. Hem satış yaparız, hem de misafir ağırlarız. Bu ikisinin aynı kişi olduğunu da kimseye belli etmeyiz!


Yaklaşık on beş ilave mail, akşam gelecek misafirlere yönelik planlar, cevapsız aramalar ve bir önceki günden kalan yapılacak işler listemizle kocaman olmuş çıkıyoruz toplantıdan. Şimdi yemek zamanı, yaşasın! Şirkete yakın bir sürü yer var yemek yenecek. O gün canımız nedense şöyle daha mükellef bir şeyler yemek istiyor. Malum stres gani, hiç değilse ağzımızın tadını bozmayalım. Arkadaşlarla beraber mantıcının yolunu tutuyoruz. Sarımsaksız yiyeceğiz tabii, yine de mantı mantıdır. Hele bir de yanında sohbet yok mu? Çok şanslıyız ki işi çekilir kılan iyi birkaç arkadaşa sahibiz. Herkes herkesin müdürünü ezbere biliyor. İş deneyimlerinin şeffaflıkla paylaşıldığı özgür sohbet odalarında gibiyiz yemek yerken. Sevinçler, sıkıntılar, dert yanmalar mantıya sos oluyor adeta…Ardından çay eşliğinde o hafta stres düzeyi en yüksek kişi kimse onu dinliyorsunuz. Bugün sıra bizde: “Bu kadar işin arasında bir de bu çıktı, zaten yetiştiremiyorum, eve iş götürecektim. Şimdi onlar da geldiğine göre ancak yatmadan önce bakabileceğim biraz.” “Robot gibiyiz yaa, kimse de anlamıyor halimizden.” “Haklısın canım, sizin departman da çok insafsız, baksana hep toplantıdasın, üstüne bir de mail’ler. Neyse ki bizim müdür iyi, fazla yüklenmiyor.” O an gıpta ediyoruz ona. “Ben de istiyorum o müdürden, bana da lazım, lütfen!” diye düşünürken yemeğe ayrılan 1 saatlik süreyi en az on beş dakika aşmış vaziyette ofise doğru yola çıkmışız artık. Bütün gün oturmaktan uyuşmuş alt bedenimiz adımlarımızı toparlayamıyor. Yazıldığımız spor salonuna da ne zamandır uğramamışız. Eh, bu yoğunlukta yapabileceğimiz tek şey aidatını ödemek ve hiç değilse bir spor salonunun üyesiyiz diye mutlu olmak. Egomuz, “elbet hep böyle geçmeyecek hayat, spora ve kendimize zaman ayıracağımız günler de gelecek”, diye düşünürken “acaba ne zaman?” diye soruyor bilinçaltımız.


Günün geri kalanı hemen hemen aynı geçiyor. Maillere cevap veriyor, ertesi güne toplantı randevuları alıyor, bolca telefonlaşıyor ve iki saat süren bir toplantıya katılıyoruz. Aralarda annemizle, kardeşimizle, en yakın arkadaşımızla yaptığımız kısa konuşmalarda çok yoğun olduğumuzu, başımızı kaşıyamadığımızı belirtip bize yöneltilen “hadi ya, vah vah” cümleleriyle biraz olsun teselli buluyoruz. İşler yarı yarıya tamamlanmış gözükse de hedefimizin gerisindeyiz. Oysa mesai saati bitmek üzere. Laptop’umuz kolumuzun altında ofisten çıkıyor, kendimizi zihnimizde düşüncelerle trafiğin kollarına bırakıyoruz. Işınlama teknolojisini her gün Anadolu yakası ile Avrupa yakası arasında gidip gelen bir özel sektör çalışanı geliştirecek, bundan şüphem yok! Canım iki saat de öyle geçiyor. Neyse ki servis kullanıyoruz. Serviste geçen zamanı kitap okuyarak kullananlar da var. Oysa bizim işimiz çok, hiç yetişmeyen, başa çıkamadığımız bir yığın şeyimiz var yapacak. Açıyoruz telefonu, trafik eşliğinde birkaç mail daha cevaplıyoruz. Toplantı davetlerine cevap yolluyoruz. Ertesi gün neler olup biteceği şimdiden belli.

Nefes nefese tamamlanmış bir market ve pastane alışverişinin ardından kendimizi eve attığımızda durum daha da vahimleşiyor. Bir yandan ev ödevini kontrol ettirmek için eteğimizden çeken çocuğumuz, diğer yandan az sonra gelecekler için hazırlık, evin toparlanması, sabah bıraktığımız halde duran yatak odalarının çarşaf ve yastık yığınından arındırılması, sofranın kurulması, o esnada gelen iki iş telefonunun (birisi müdürümüz) cevaplanması, kıyafet değiştirmek derken, biz daha tam hazır olamadan kapı çalıyor bile. Kapı ile birlikte stres dolu kalp atışlarımızı da duyuyoruz. Yetişmiyor işte, hiçbir şey yetişmiyor!!!


Çaylar içilip kekler, börekler yenirken iki tane biz oluyoruz. Birimiz misafirlerle ilgileniyor, servis yapıyor, sohbetler ediyor, diğerimiz ise o gün toplantıda aldığı geribildirimleri, projeyi nasıl geliştirebileceğini ve bu konuda müdürünün telefonda söylediklerini düşünüyor. Misafirler gidip meydan bize kaldıktan sonra eşimize dert yanıyoruz. Şöyle beş dakika, ayaküstü. Anlıyor gerginliğimizi “Gel” diyor, “biraz oturalım salonda, sohbet edelim. Ne zamandır ayağımızı uzatıp yan yana oturamadık gitti.” Olabilir mi hiç? Olamaz. Laptop göz kırpıyor masadan, telefonun ışığı yanıp sönüyor. Kim bilir, kim ne yazdı yine? İşi gücü yok mu bu insanların? Pardon, olmaz olur mu işleri? Hatta sadece işi ve gücü var onların. Özel hayatları yok! Özel hayat ne demek bilmedikleri için de, saygı gösterecek bir kavramdan haberleri yok. Eşimize çalışmamız gerektiğini söyleyip “Yarın akşam sohbet etsek canım?” dedikten sonra onun somurtan yüzüne sırtımızı dönüp laptop’umuza yöneliyoruz.


Vakit gece yarısı. Herkes uyuyor, ne güzel! Meydan bize kaldı. Mail’leri cevaplıyor, o saatte bizim gibi ayakta olan birkaç arkadaşımıza komik mesajlar yolluyor, bir yandan da proje üzerinde düşünüyoruz. Bu proje başladığında nasıl yetiştireceğiz bakalım işleri? “Gün 24 saat yerine 30 saat olsa keşke” diye düşünürken ağırlaşan göz kapaklarımız bizimle hiç de aynı fikirde değiller.


Güçlükle kaldırıyoruz kafamızı. O da ne? Laptop başında uyuyakalmışız! Saat olmuş 03:00. Sadece 4 saatimiz var sabaha. Aceleyle dişlerimizi fırçalamak için banyoya geldiğimizde aynada bir tuhaflık fark ediyoruz. Yorgunluktan uyuyakalınca yüzümüzü öyle bir gömmüşüz ki laptop’a, “Delete” tuşu yanağımıza yapışmış ve elmacık kemiğimizin üzerinde derin bir çizgi şeklinde bize gülümsüyor! Bu duruma inceden gülümsüyor ve sürünerek varıyoruz yatağa. Tüm gücümüz tükenmiş ve sadece 4 saat içinde bizi yeni 24 saate hazır hale getirmesi için uykunun şaşkın kollarına bırakıyoruz bedenimizi. Uyuyan güzelin uykusu olsa, bu kadarını ancak o becerebilir belki de.


Size tanıdık geliyor mu tüm bunlar? En azından bazı kısımları tanıdık değil mi? Teknolojinin gelişimi, artan trafik, agresifleşen iş hedefleri, iş yaşamının özel yaşamla kesişmesi ve özel yaşamın da mecburen iş ortamına entegre olması ile artık ne zaman çalıştığımızı, ne zaman dinlendiğimizi, ne zaman bedenimize zaman ayırdığımızı, ne zaman sosyalleştiğimizi planlayamaz hale geldik. Kendimizi akışa bırakmış durumda, her bir 24 saati kendi içinde kurtarmaya çalışarak yaşayıp gidiyoruz. Oysa biz insanız. İsterse her şeyi başaracak bir varlığız. Bir şeyleri başarmaya başlamadan önce kendimize o başarıları gerçekleştireceğimiz bir alan açmamız gerekiyor. Yani öncelikle özel yaşam-iş dengesini kurmalı, ondan sonra bu denge içinde hedeflerimize doğru ilerlemeliyiz. Dikkat ettiyseniz, içinde bulunduğunuz koşulları değiştirmekten söz etmiyorum. O koşulları denge ile yönetmekten bahsediyorum. İş yine bizde bitiyor. Çalışma arkadaşımızın işi daha az değil, müdürü de bizimkinden daha iyi değil. Onlara da misafir geliyor bazı geceler, onun da mail alan bir cep telefonu var, hatta belki 2 çocuğu var ve bize göre ofise daha uzak oturuyor. Peki nasıl oluyor da daha stressiz, huzurlu çalışıyor? O sadece dengeyle bizden biraz daha önce tanışmış o kadar. Dengeli bir yaşam için gerekli olan tüm kaynaklar hepimize eşit verilmiş. Aradaki farkı o kaynakları kullanmak veya kullanmamak belirliyor.


Kurumsal Koçluk’un çalışma alanlarından biri olan “İş ve Özel Yaşam Dengesi” gerçekten de üzerinde durmaya değecek ve yaşamın tüm alanlarına katkı sağlayacak bir konu. Üç 8 saat kuralı artık tarih olsa da, dengeyi size bu süreçte eşlik edecek bir koçla birlikte oluşturabilir ve sizi uzun vadede ya işten ya da özel yaşamınızdan soğutabilecek mevcut döngünüzü gözden geçirmeye başlayabilirsiniz.


Her yeni yıla girerken sözler veririz kendimize. “Bu yıl 3 kilo vereceğim, iki kez yurtdışına gideceğim, bir hobiye başlayacağım, aileme daha çok vakit ayıracağım” gibi. Oysa sadece tek bir olumlu söz vererek tüm bu istedikleriniz için zaman yaratabilir ve üstüne üstlük daha mutlu, huzurlu, dengeli bir yaşam sürebilirsiniz. “-eceğim, -acağım”larla biten pek çok cümleyi hayata geçiremiyoruz, fark ettiniz mi? Artık “-yorum”lar kullanmaya ne dersiniz? Bırakın, sevgili bilinçaltınız şimdiden o süreçte hissetsin kendisini ve hazırlamaya başlasın sizi de içten içe. Öyleyse şöyle olsun mu cümlemiz?


“Bu yıl iş ve özel yaşam dengemi oturtuyor ve kendime başarmak istediklerim için alan açıyorum.” 

     
Kulağa ne güzel geliyor değil mi?
Değerli yorumlarınızı bekliyor, yaşamınızın denge içinde olacağı sağlıklı, başarılı, mutlu bir yıl diliyorum.

Beril Atakul
Business and Personal Life Coach


  Özel Yaşam İş Dengesi | Beril Atakul
Comments 1 Hits: 312  

2010.12.23 12:11:27

İsmi lazım olmayan bir şehirde bir adam yaşarmış.

Bu adamı tüm tanıyanlar onun ne kadar uyumlu, kibar bir insan olduğundan bahsederlermiş. Ne zaman birileri bir yere çağırsa, “aman reddetmeyeyim” diye gidermiş. Birisi yardım istese, “şimdi yardım etmezsem arkamdan ne konuşurlar” der koşarmış. Sinirli biri kendisine dert yansa “tepeden tırnağa haklısın” dermiş. Kendi fikirlerini belirtmez, çoğunluğa katılır, ne düşündüğünü söylerse tanıdıkları onu dışlayacak diye ödü koparmış.

Çocukları ve karısıyla ilişkilerinde de değişen bir şey yokmuş. Karısının isteklerini düşünmeden kabul eder, kendisine yıkılan tüm angarya işlere koşar, çocukları mutlu olsun diye gündüz işte, gece de evde çırpınır dururmuş. Karısı hep dert yanarmış: "Bizim adam böyle işte, ne kokar, ne bulaşır. Herkes benimki gibi koca ister, gel bir de bana sor, varlığıyla yokluğu bir sanki!" Bu sözleri duyduğunda gülümsermiş adam. İçinden öfkelense de belli etmez, tüm düşüncelerini içine atarmış.

Bırakın kendisine zaman ayırmayı, etrafındakiler için koşturmaktan saçını sakalını kestirmeye bile vakti olmazmış. İnsanlar için bir şeyler yapıp onlar tarafından kabul ve değer görmekmiş derdi. "Ben onlara uymazsam beni almazlar aralarına, onlar için yaptıklarımdan başka nasıl gösterebilirim ki kendimi?" diye düşünürmüş. Herkesi doğrulamaktan, her isteyene koşmaktan, ona verilen her işi göze girebilmek için başarmaya çalışmaktan kendi yapmak istediklerine sıra da gelmezmiş. Ahşap işleriyle uğraşmak ister, karısının “Bu yaştan sonra marangoz mu olacaksın başıma?” sözleriyle cesaret edemezmiş. “Balık tutsam?” der, “haftasonu akrabalar bizdeyken balığa gitmek ayıp olur” diye düşünüp kendisini durdururmuş. Çevrelerindeki onca insana rağmen düşüncelerini anlatabildiği düzgün bir dostu da yokmuş. Varsa yoksa gelen giden, onları bir yerlere çağıranlar, işyerindeki arkadaşlar, çocukların gürültüsü, karısının yakınmaları… “Ne biçim bir hayat bu, çevremdekiler mutlu olsun diye hem kendim için hiçbir şey istemiyorum, hem de yaranamıyorum insanlara, bir adam yerine koyup saygı göstermiyorlar bana. Kafamı kaşıyacak vaktim yok ama yaşıyor muyum, çile mi dolduruyorum, bilmem” diye düşünüyormuş öfkeyle.

Bir haftasonu, bir arkadaşı aramış ve alet çantasını dükkanına kadar getirmesini rica etmiş. "Ya benimkini kaybettim, çok da lazım şimdi, olsa olsa sen yetişirsin bana diye düşündüm" deyince, bizimki hemen çantayı kaptığı gibi yollara düşmüş. Hava soğuk, ayaz demeden arkadaşının dükkanına varmış. Tam içeriye girecekken, dükkandakilerin kendisi ile ilgili konuştuklarını anlayınca kapının eşiğinde kulak kabartmış. "Ne saf, ne salak adam değil mi ama, bu havada kime söylesem gelmezdi şimdi, sen şehrin bir ucundan bir ucuna bir telefonla kalk gel, olur iş değil." "Hakikaten ya" demiş öteki, "diyordun da inanmamıştım, herkese lazım böyle arkadaş, kullan kullan dur. Ben de arkadaş olayım bari, yarın öbür gün lazım olur."

İçi cız etmiş. Öfkesi boncuk boncuk ter olmuş alnında. Yumruklarını sıkmış, çenesini kilitlemiş, alet çantasını yere bırakıp dönmüş sırtını dükkan kapısına. Soğuğa rüzgara aldırmadan yorulana kadar durmadan yürümüş. O güne kadar kimseyi kırmamış, kimseye itiraz etmemiş, kendi halinde yaşamaktan ve uyum sağlamaktan başka hiçbir şey yapmamış. Çocukluğu gelmiş aklına. Ne anneden, ne de babadan ilgi görmeden yaşadığı, fikrini açıkça söyleyemediği, büyük kardeşlerinin onu daima ezdiği günleri düşünmüş. Kimse ona önem vermedikçe, o da isteklerini beyan etmez onların isteklerine uyarmış. Böylece arada bir de olsa, sesi çıkmadığı, uyumlu olduğu için bir “aferin” alabiliyormuş.

Düşüncelerinden sıyrıldığında deniz kenarında kayalıkların üzerinde durduğunu fark etmiş. Kurtuluş gibi gelmiş ona kayalar, bıraksam kendimi aşağı, arkamdan ağlayan bile olmaz diye düşünmüş. "Şu dünyaya bıraktığım ne var ki, iki çocuktan başka. Üstelik ikisi de beğenmez babalarını." Tam ayağını boşluğa atacakken kuvvetli bir el yakalamış kolunu. Bir de bakmış, yaşlı bir dilenci. "Evlat ne yapıyorsun, delirdin mi? Ne kıyacaksın sana verilen cana, arkanda bıraktığının ne kadar değerli bir hayat olduğunu bilmez misin?" diye sormuş hiddetle. Dilencinin öfkesinden korkmuş, çöktüğü yerde anlatmaya başlamış hikayesini uzun uzun. Sonra da "Sen olsan ne yaparsın baba? Atlar mısın, atlamaz mısın?" demiş. Dilenci gülümsemiş "Bin yıl daha dileneceğimi bilsem, yine atlamam" demiş. "Hem senin derdinin devası var bende, iyi olacak hastanın ayağına doktor gelirmiş ya" dedikten sonra elini cebine atmış ve çıkardığı yırtık pırtık kağıdın üzerine kayaların arasından bulduğu bir kömür parçasıyla bir şeyler karalamaya başlamış. Bizimki şaşkın şaşkın bakarken kirli elleriyle özenle tuttuğu kağıdı avucunun içine sıkıştırıvermiş. "Bunu sabah öğlen akşam ne zaman istersen kullanabilirsin. Kullanmadan önce tek yapman gereken kendine bir soru sormak. Bak soruyu da yazdım sana karıştırmayasın diye, bir süre sonra göreceksin ki yaşamın hiç olmadığı kadar güzel olacak, geçmişe kıyasla nasıl değiştiğine şaşırıp kalacaksın. Haydi kal sağlıcakla!"

Dilenci arkasını dönüp uzaklaşırken avuçlarının içindeki kirli kağıt parçasıyla arkasından bakakalmış adam. Kağıdı açıp baktığında ise alt alta yazılmış şu cümleleri okumuş:

"HAYIR!"

Sabah, öğlen, akşam kendine soracağın "Bunu gerçekten yapmak istiyor muyum, benim için ne derece önemli?" sorularının cevabına göre gönül rahatlığıyla söylenecek.

Adam reçeteyi aynen uygulamış. Kalbine o soruları sorduğu her vakit, kendisini ve gerçekten ne istediğini biraz daha anlamış. Kendisini anladıkça ve "Hayır" demeye başladıkça gerçekten istediklerini gerçekleştirmek için zaman bulabilmiş. Çevresi ondaki bu değişikliğin nasıl olduğunu hiç anlayamamış. Zamanını dolu dolu yaşayan, kendisiyle barışık bir adam olup çıkmış. Karısı bile daha mutluymuş. Bu işin sırrını soranlara ne olup bittiğini anlayamadığını, kocasına adeta sihirli bir değneğin değdiğini anlatıyormuş.

Adam bir daha hiç eskisi gibi olmamış ve ne zaman kendisinden şüpheye düşecek gibi olsa gümüş bir çerçeveye koyup çekmecesinde hazine gibi sakladığı reçetesini okumuş. Yaşamına bir derviş gibi giren ve basit bir reçeteyle ona gerçeği gösteren dilenciye her gün teşekkür etmiş.

Hayır demekten korkmayın. Kendinizi ve sizin için gerçekten neyin önemli olduğunu unutmamanız için yazdım bu hikayeyi. Sizler çevrenizle uyum içerisinde, sizden her istenileni yaparak yaşadığınız için değil, sadece kendiniz olarak çok değerlisiniz. Bazı şeylere hayır diyerek, kendiniz için nelere evet diyebileceğinizi düşünsenize bir! Öyleyse gelin, belirleyin "hayır"larınızı artık. İstemeden, usulen, mecburen yaptıklarınızı kenara yazın. Ve onlara "hayır" diyerek bundan böyle nelere "evet" diyebileceğinizi de yazın. Sonra birisine cevap vermeniz gerektiğinde, geriye sadece o sihirli soruyu sormak kalıyor:

"Bunu gerçekten istiyor muyum? Benim için ne derece önemli?"

Bu hikayeyi düşünmenizi ve zaman zaman kendinize "evet" diyebilmek için başkalarına "hayır" diyebilmenizi rica ediyorum. Sonuçlardan memnun kalacaksınız. Nelere "hayır" diyerek, nelere "evet" diyebildiğiniz ile ilgili geri dönüşlerinizi bekliyor, yaşamınızın kalbinizin olumladığı kararlarla dolu olmasını diliyorum.

Beril Atakul

Business and Personal Life Coach


  Beril Atakul
Comments 2 Hits: 196  

2010.12.19 18:47:41

Sıfırdan sonsuza nasıl ulaşıldığını öğrenmek ister misiniz? İşte size çok çarpıcı üç yaşam öyküsü…


1848’de bir ilkokul öğretmeni, Almanya’nın Vöhl şehrinin Hessen bölgesinde bir erkek çocuk dünyaya getirdi. Okula devam ettiği yıllarda ilgisini en çok çeken ders kimya idi. 17 yaşına geldiğinde, Batı Almanya'nın gelişmekte olan endüstri bölgesi sayılan Elberfeld'e gitti. Çıraklık eğitimini bir boya ve lake fabrikasında tamamladıktan sonra, burada asli eleman olarak işe alındı. Çok kısa bir süre sonra bu şirketin imza yetkili müdürlüğüne yükselmeyi başardı. 1873'te evlendi. 1874'te işinden istifa etti ve bir kimyasal madde ve boya toptancısına ortak oldu. İki yıl sonra potas silikatı ile soda karışımından bir çamaşır tozu geliştirdi. Bunu piyasaya sürmeyi düşündü ancak gerekli parasal olanaklara sahip değildi. Geliştirdiği ürüne olan inancı ile kendisine iki ortak buldu ve 1876'da beraberce bir çamaşır tozu fabrikası kurdular. Çalıştıkları yer Aachen'de bir evdi ve sadece 3 elemanları vardı. Hemen tozun üretimine başladılar. Genç adam, ürün piyasaya çıkar çıkmaz, gazete ve dergilere reklam verdi. Kısa bir süre sonra ürününün adını bir kişilik yansıtması için kendi adıyla değiştirdi. 


1878'de işini Düsseldorf'a taşındı. “Ağartıcı Soda”sı ile başardığı işler hızla ilerlemişti. Girişimci bir ruhla yeni ürünlere eğildi. 1880'li yıllarda hammadde ve kimyasal madde ticareti ile uğraştı ve çay işine girdi. Rakip şirketlere, reklam ve yeni ambalaj yaklaşımıyla kafa tuttu. Çayını, yalnız aromayı korumakla kalmayıp, ayrıca reklam alanı olarak da kullanabildiği, bir teneke kutu içinde satışa sundu.


3 elemanla bir evde başlattığı işin yıllık cirosu 1899'da milyonu aşmıştı. O sene Düsseldorf-Holthausen'de önceleri onda birini bile kullanmadığı 55.000 metre karelik devasa bir fabrika arazisi satın aldı. 1905’te 100’den fazla çalışanı vardı. 1907 yılının Haziran ayında gazetelere verdiği küçük ilanlarla müşterilerine "bir seferlik kaynatma ile, zahmetsizce, çitilemeden bembeyaz pırıl pırıl çamaşır" sağlayan yeni bir çamaşır tozu hazırladı. O döneme göre muazzam sayılan 1 milyon marklık bir reklam bütçesiyle, çamaşırı kendi kendine yıkayan dünyadaki ilk deterjanın piyasada tutunmasını sağlayabildi. Böylelikle Almanya'nın günlük bir gazetesinde tam sayfa bir ilan verdi ve beyaz güneş şemsiyeleriyle bembeyaz giysiler içinde büyük kentlerin kalabalık caddelerinde dolaşan adamlardan bir ekip kurdu. Bu farklı kampanya öyle başarılı olmuştu ki, cirosu altı yıl içinde “50 misli” artarak 30 milyon marka ulaştı.


Bugün birçoğumuzun evinde onun rüyası ve azmiyle ortaya çıkmış temizlik ürünleri kullanılıyor. “Persil” dendiğinde bilmeyen yok ve bu rüyanın çalışkan sahibi, ürününü tutkuyla geliştirmiş ve kendine özgü reklam stratejileriyle dünyaya kabul ettirmiş Fritz Henkel’den başkası değil.


Şimdi Düsseldorf’tan Kansas City’e doğru bir yolculuğa çıkalım. Birinci Dünya Savaşı’nı takip eden yılların birinde burada bir genç karikatür çiziyor ve gazete gazete dolaşarak bunları satmaya çalışıyordu. Resim yapmaya ailesiyle birlikte bir dönem yaşadığı Missouri’deki bir çiftlikte başlamış, daha sonra çizim dersleri alarak kendini geliştirmişti. Onu sürekli daha elle tutulur işler yapması için yönlendiren hasta babasına ve ailesine bakmak için türlü işler denese de, karikatür tutkusundan vazgeçememişti. Oysa tüm yazı işleri müdürlerinin yorumu aynıydı: “Karikatüre yetenekli değil gibisin, neden bu işi unutup başka şeyler denemiyorsun?” Bu onun hayatının rüyasıydı. Nasıl unutabilirdi ki? Karikatür geceleri rüyalarına giriyor, onu kendine daha da bağlıyordu. Nihayet bir kilise rahibi kilisedeki faaliyetleri resmetmesi için küçük bir ücret karşılığında onu işe aldı. Ama bir stüdyoya ihtiyacı vardı. Hem uyumak, hem de resim çizmek için. Kilisenin fareler tarafından istila edilmiş eski bir garajı vardı. Orada küçük bir odada yaşamaya başladı. Biraz besleyerek kendisine alıştırdığı farelerden birini saatlerce izliyor ve ona dans gibi gelen hareketlerini sayfalara döküyordu. O günlerde genç adam ve faresi günün birinde ulaşacakları muazzam şöhretten habersizdiler.     


Walt Disney tutkusunun peşini hiç bırakmadı. O eski garajda arkadaşlık ettiği sevimli farenin ilham verdiği Mickey Mouse’un ünlenmesinden sonra kardeşiyle kurduğu “The Walt Disney Company”, şu an 30 milyar dolar gelirli bir dev. Ona başarısının sırrını soranlara “işini sevmek ve dört elle sarılmak” cevabını veren Disney’in 48 kez Oscar, 7 kez de Emmy adaylığı bulunmakta. Ürettiği filmler, çocukların hayallerini süsleyen Disneyland ve Walt Disney Resort parklarından bahsetmeye gerek var mı? Ölümünden sonra kurulan Florida’daki Walt Disney World parkını ömrü yetip de göremediğini söyleyen kişilere kardeşinin cevabı şöyle olmuş:
“O tüm bunları görmüştü zaten.” 


Disney’i sevgiyle andıktan sonra, bir yolculuk daha bekliyor sizi. Ohio’ya gidiyoruz bu defa. 1847 senesinde yedi çocuklu bir ailenin yedinci çocuğu olarak dünyaya gelen bu kişi Michigan’da ilkokula başladıktan 4 ay sonra algılaması yavaş diye okuldan uzaklaştırılmıştı. Annesinin ve çeşitli öğretmenlerin eğitimini üstlendiği bu dönemde evlerinin kilerinde bir kimya laboratuarı kurdu. Burada kendi başına bir telgraf aleti yaptı ve Mors alfabesini öğrendi. Geçirdiği ağır bir hastalık sonrasında kulakları artık ağır işitiyordu. 12 yaşında bir trende dergi ve meyve satıyor, bir yandan da trenin yük vagonunu yerleştirdiği küçük bir baskı makinesi ile haftalık bir gazete basıyordu. Bir gün içinde kimyasal madde bulunan bir kap patlayıp vagonda yangın çıkınca hem trendeki işinden oldu, hem de ömür boyu ağır işitmesine yol açacak biçimde yaralandı. Telgrafçılık öğrenmeye karar verdi ve sonraki beş yıl boyunca birkaç telgrafhanede çalıştı. 1868’de bir atölye kurdu. Yaptığı elektrikli kayıt aygıtının patentini satamayınca parasız ve borçlu olarak New York’a gitti. 1876 da Graham Bell'in geliştirdiği ve kendisinin ses dalgaları dinamiği üzerinde yaptığı çalışmalar sonuç verdi ve 1877 yılında sesi kaydedip yineleyen gramofonu buldu.


Bu buluş, onu uluslararası platformda ün sahibi yaptı. 1878 yılında, o zamanlar kullanılmakta olan 500 mum gücündeki ark lambasının üzerinde geliştirme çalışmalarına başladı. Hedefi arktan daha güvenli ve daha ucuz bir yöntem geliştirmekti. Çalışmalarını finansal açıdan devam ettirebilmek için kampanya başlatıp önde gelen iş adamlarının da desteğini alarak kendi adını taşıyan şirketini kurdu. Flaman olarak kullanabileceği bir metal tel için tam 13 ay boyunca çalıştı ve nihayet 1879’da karbon flamanlı elektrik ampulünü buldu. Sadece 4 ay gidebildiği okulundan “algılaması yavaş” diye uzaklaştırılan bu adam, tahmin edeceğiniz gibi 1881’de bütün New York sokaklarını sonra da tüm dünyayı keşfettiği ampullerle aydınlatan Thomas Alva Edison’du.


Henkel, Disney ve Edison…Günün birinde bir kahve içmek için bir araya gelselerdi, ne konuşurlardı? Biri kendi kendine yıkayan çamaşır deterjanının, diğeri dünyaca ünlü Mickey Mouse’un, öteki de dünyalarımızı aydınlatan elektrik ampulünün babası olan bu üç adam hangi ortak noktada buluşabilirdi?


Onlar yüreklerinde can bulan hayallerinin gerçek olabileceğine inandılar, önlerine çıkan türlü engel ve olanaksızlıklara rağmen o hayalden vazgeçmediler ve sürekli çalışarak, geldikleri noktalarla yetinmeyerek, kendilerini hep daha ileriye doğru geliştirerek yaşadılar. Sıfır sermaye ile başladıkları serüvenleri onları, ölümlerinden yıllar sonra bile saygıyla anılan isimlerini devleştirerek sonsuzluğa taşıdı. Fritz Henkel 1874’te hayalindeki çamaşır tozunu geliştirmek için işinden istifa etmeseydi, Walt Disney onu defalarca geri çeviren yazı işleri müdürlerinin sözlerini ciddiye alsaydı, Thomas Edison icat ettiği kayıt aygıtının patentini satamayınca beş parasız ve çaresiz başka bir iş aramaya koyulsaydı insanların yaşamında neler değişirdi acaba?


İkisi Amerikalı, biri Alman bu üç deha, o gün kahvelerini yudumlarken tutkuyu, başarıya olan inancı ve asla vazgeçmemeyi konuşurlardı. Ve bu üçlünün ittifakından kim bilir başka hangi icatlar doğardı?


Tutkuyla, inançla, azimle başarmak üzerine yorum ve hikayelerinizi bekliyor, önümüze çıkan engellerin bizi henüz bilmediğimiz bir dünyaya taşıyacak kaldıraçlar olabileceğini hatırlatmak istiyorum.


Beril Atakul 
Business and Personal Life Coach


  Beril Atakul
Comments 1 Hits: 242  

2010.12.12 16:00:34

Her şeyin temeli aile değil mi? Bugün toplumsal sorunların çok büyük bir kısmı aile yapısından ve o yapının yetiştirdiği bireylerin erişkin yaştaki tutumlarından kaynaklanıyor. Bunun tam tersi de doğru. Uyumlu bir ailede yetişen kişiler gelecekte topluma yarar sağlayan ve kendi ailelerini kurduklarında uyumlu bir beraberlik götürebilen insanlar oluyorlar.   
İki insan bir aile kurmaya karar verip bir çocuk dünyaya getirdiklerinde, yeni doğan üzerinde birbirlerinden bile habersiz planlar yapmaya başlıyorlar.

Hem anne, hem de baba vazgeçtikleri hayalleri, olamadıkları meslekleri, ideal olarak nitelendirdikleri özellikleri çocuklarında görmek, onlar üzerinden gerçekleştirmek isteyebiliyorlar. Bazen anne baba arasında görüş ayrılıkları oluyor, planlar çatışabiliyor ve eşler arasında uyumsuzluk ve huzursuzluğa yol açıyor. Bazen de çocuk yapı itibarı ile anne babanın tasarladıkları ile uyuşmuyor ve ebeveyn-çocuk kutuplaşması meydana geliyor. Teknolojik uyarıcıların zenginliği ve cazibesi çocuğu içine kapanık, ebeveyninden kopuk olmaya sürüklerken giderek artan iletişimsizlik ve aile içi stres bir kıvılcımla başlayan orman yangını gibi boşanmaya kadar gidebiliyor.

Aile her ne kadar bölünmez bir bütün gibi gözükse de içinde yaşayan her bir birey farklı bir meta-programa sahip. NLP (Neuro Linguistic Programming – Sinir Dili Programlama) uzmanları bugün her bir bireyin programını belirleyip bu programı bireyin çevresiyle uyum içinde yaşayabileceği şekilde ele alarak meta-programlar üzerinde çalışmalar yapıyorlar. Eşlerin farklı meta-programları olduğunda ve bu programlar çeşitli yöntemlerle uyumlu hale getirilmediğinde ortaya incir çekirdeğini doldurmayacak konulardan çıkan tartışmalar çıkmaya başlıyor. Programı baskın olan taraf, genellikle çocuğu da kendi programına uygun yetiştirme çabasında olduğundan, er veya geç aile içi uyumu tehdit edebilecek konular meydana geliyor.

Elbette bunun tersi de mümkün. Birbirini dinleyen, birbirine saygı gösteren, uyum içinde her bireyin kendisini gerçekleştirebileceği bir aile hayal değil. Aile Koçluğu, hayal gibi görünenin gerçek olmasında katalizör görevi gören çok değerli bir hizmet. Çünkü her şeyin temeli aile ve uyumlu bir toplum yapısı, ancak uyumlu ailelerle sağlanabilir.
Çocuklarının doktor olmasını hayal eden bir anne-baba düşünün. Çocuk daha küçücükken oyuncak bebeğine aşı yaptı, ya da ona alınan bir doktor setiyle bayılarak oynadı diye bu hayalleri daha da perçinleniyor. Çocuk büyüdükçe ve kendi isteklerini göstermeye başladıkça onu endişeyle izliyorlar. Bir gün dansçı olacağım diyor, ertesi gün ressam! Dünyayı tanıdıkça, her öğrendiği ona cazip geliyor. Böyle bir dönemde anne-babanın tutumu da çok önemli. 7 yaşına kadar, ağzımızdan çıkan her şey çocuklarımız tarafından düzenli olarak kaydediliyor ve onun temel karakterine yansıyor. Bazen öyle kodlamalar yapıyoruz ki bilmeden, çocuk hayatı boyunca zihninde taşıyacağı olumsuz bir kalıp edinmiş oluyor. Her başarısında alkışlanıyor örneğin. Önemli, önemsiz her yaptığı alkışlanan çocuklar, hayat boyu alkış bekliyorlar. Övülmedikleri, sırtlarının sıvazlanmadığı ortamlarda başarılı olamaz hale geliyorlar. Bu noktada çocuğumuzu nasıl ödüllendireceğimiz ve nasıl eleştireceğimizi öğrenmek bile inanılmaz önem kazanıyor.

Gelelim örneğimizdeki doktor evlat sahibi olma hevesindeki ailemize… Hayalleri desteklenmeyen,  kalbinin ona söyledikleri etrafı tarafından bastırılan çocuk ya içine kapanıyor – ki bu okul başarısını dahi etkileyebiliyor – ya da asileşiyor ve ona cazip gelen mesleği yapmakta ısrar ediyor. “Bu çocuk kime çekmiş böyle? Bir dansçı olsa bari ailede. Senin dayın tiyatrocuydu, kesin ondan gelmiş bu dans geni. Dansçı olup sersefil gezeceğine, doktor ol, git sonra tango dersi al!” diyen ebeveyn bu cümlelerle neleri tetiklediğinin farkında bile olmuyor. “Beni kendilerinden görmüyorlar, sevdiğim şeyi küçümsüyorlar, başarılı olacağıma inanmıyorlar, doktorluktan başka ne yapsam mutlu olmayacaklar, hatta beni sevmeyecekler” cümleleri dolaşıyor kafasında. Kutuplaşmayı bazen tek bir yanlış cümle yaratıyor ve her geçen gün iletişimim minimum düzeyde yaşandığı, anne-babanın şikayetçi, çocuğun ise isyankar ya da silik olduğu bir aile yapısı oluşuyor. Bir hayale kilitlenmiş ebeveyn o hayalin çocuklarının kapasitesi ve meta-programı ile ne kadar uyumlu olduğunu bilmeden onu “saygın” ve “para kazanabileceği” bir mesleğe yönlendirmek istiyorlar. Bu esnada çocuğun ödeyeceği bedeller, doktor olana kadar ve olduktan sonra yaşayacağı süreçler pırıltılı hayallerin arkasında unutuluyor. Öyle bir ihtimal var ki, potansiyeli fark edilen ve kendini gerçekleştirmesine izin verilen çocuk sıradan bir doktor olmak yerine dünyanın tanıdığı bir dansçı olacak belki de! Ya da dans kurslarına gidecek, hayallerini tatmin edecek, dansı hobi olarak yapıp avukat olmaya karar verecek!

Koçluk yaklaşımı aileyi ele aldığında aile içindeki her bir bireyi kendi başına ve ailenin bir parçası olarak tam kabul ediyor. Bireylerin meta-programlarını, birbirlerinin ihtiyaçlarını, kendi varoluş nedenlerini fark etmesi ve kaliteli bir iletişim yoluyla her birinin uyum içinde kendisini gerçekleştirebilmesi amaçlanıyor. Bu kapsamda anne-baba, anne-çocuk, baba-çocuk ilişkileri ayrı ayrı ele alınıyor. Ebeveynin aile yapısına kendi geçmişlerinden taşıyıp getirdiği yargılar ve kalıplar bulunuyor ve gerekli görüldüğünde uygun NLP teknikleri ile olumlu hale getirilebiliyor. Karşılıklı beklentilerin, söylenen kırıcı cümlelerin, davranışların altında yatan gerçek nedenler ortaya çıktıkça aile koçunun yol arkadaşlığı ile sağlanan şeffaf ortam kaliteli iletişim ve uyumun temellerini atıyor. Sınav dönemleri, aileye yeni bir bebeğin katılması, şehir değişikliği, aile reisinin iş arıyor olması, annenin iş hayatına geri dönmek istemesi gibi uyumu bozabilecek dönemsel durumlarda da “konu bazlı koçluk uygulamaları” uyumun kısa sürede yeniden yakalanmasını amaçlıyor.

Birbirlerini kalpleriyle dinleyebilen, empati kurabilen, yeteneklerinin farkında olup bunları doğru yönlendirebilen, aileyi ilgilendiren kararları uyum içinde alabilen bireylerin yaşadığı bir aile ne harika olurdu değil mi? Aile Koçluğu ile tüm bunlar, hatta daha fazlası mümkün. Bir gün her ailenin bir koçu olsa ve aile doktorları gibi aile koçları da gerekli görülen her durumda aransa bu toplumda neler olurdu düşünebiliyor musunuz?
Evet, bu hayali gerçekleştirmek istiyoruz ve yolumuz uzun. Koçluğu benimseyen ve faydalarını yaşamaya başlayan aileler arttıkça hayalimize uzanan yolda çalışkan adımlarla yürümeye devam edeceğiz.
Uyumlu ve mutlu ailelerde yetişmiş mutlu bireylerin oluşturduğu bir ülkede yaşamak dileğiyle…

Beril Atakul
İş ve Kişisel Yaşam Koçu    
This e-mail address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it


  Beril Atakul | Aile Koçluğu
Comments 0 Hits: 240  

2010.12.09 22:08:45

Her birimiz dünyaya farklı gözlerle bakıyoruz. Yaşamı önce gözlerimiz, sonra zihnimiz ve yüreğimizle görüyor, gördüklerimize çeşitli anlamlar yüklüyoruz. Bugüne dek dünya sahnesinde yaşadığımız yıllar, onlara yüklediğimiz anlamların ve bu anlamlarla oluşan deneyimlerin bir bütünü aslında. Öyleyse yaşamımız ona bakış açımızla şekilleniyor. Ne kadar basit, bir yandan da öz bir çıkarım değil mi? Nasıl bakıyorsak, öyle yaşıyoruz işte!

Dünyayı algılama biçimimiz tüm hayatımızı etkiliyor. Küçük bir çocukken tutkulu hayallerimiz yok muydu? Ne oldu onlara? Birilerinin bakış açısına kurban gittiler. Belki bize o hayallerin ne kadar olasılık dışı olduğunu anlattılar. Belki “Çocuk aklı işte”, deyip dinlemediler bile. Önce hayallerden vazgeçtik, büyümenin bir ön koşuluymuşçasına. Sonra öğrenci olduk, bize öğretilen kitaplar dolusu bilgiyi satır satır ezberledik. Bakış açımız öğrenmek değil, sınavdan geçmek üzerineydi. Geçtik de o sınavlardan. Önce sınavlardan, sonra da ezberlediğimiz onca değerli bilgiden geçip gittik. Korkulu rüyamız olan üniversite sınavına bir iki sene kala, yarış takımlarımızı donandık. Öğrenilen her bir bilgiyle kendimizi sollamaya değil, diğer yarışçıları sollamaya çalıştık. Üstelik bu yarışın bitiş çizgisi sınavın ta kendisiydi. O ipi göğüslediğimizde artık ne olacaksa olacaktı. Alınan puanlar bizi ya herkesin dilinde olan saygın, moda mesleklerden birine ulaştıracaktı, ya da sil baştan bir sonraki senenin yarışına hazırlanacaktık. İpi başarıyla göğüsleyip mesleki eğitim almaya hak kazananlarımız, iktisat, ekonometri, sistem mühendisliği nedir, dünyaya bakış açımıza uygun mudur bilmeden, tuttuk fakülte yollarını. Seçimlerinden memnun, başarılı ve mutlu bir kariyer planlayan şanslı azınlık bir yana, birçoğumuz mezun olduğumuzda ne yapacağımızı, hangi yöne gideceğimizi bilmiyorduk. Zihnimizi ve yüreğimizi uyumla buluşturan kararlar vermeye alışık değildik ki. Bilgiyi ve kullanım alanlarını sentezleyen, onları hedeflerimizle buluşturan bir gözlük yoktu gözümüzde. Prada’lar, Chanel’ler, Ray Ban’lerimiz vardı, herkesin taktığı gibi. O yaşa gelmiş, bakış açımızı ve seçimlerimizi temsil edecek kendi gözlüğümüzü bulamamıştık ve standart gözlüklerle gördüğümüz dünyayı bizim sanıyorduk.

Bizim diye inşa ettiğimiz o dünya her geçen gün yeni gelişmeler sundu bize. Kendi işimizi kurduk, ya da okuduğumuz fakültenin desteklediği bir işe girdik, evimiz oldu, belki kiralık, belki de bize ait. Kimilerimiz evlendi, hatta çocuk sahibi oldu, kimilerimiz ise yalnızlığı tercih etti. Benzer gözlüklerle baktığımız dünya üzerinde - “şanslı” kalıbıyla tanımladığımız azınlıkların dışında – birbirine benzer yaşamlarla döndük durduk. Bir gün bu döngüyü fark ettik ve yaşantımızla ilgili şüpheye düştük. “İçimde kullanmadığım bir potansiyel olduğunu hissediyorum”, “On yıl önceye dönebilseydim şimdi, neler yapardım neler”, “Oysa bambaşka hayallerim vardı”, gibi cümleler kurarken bulduk kendimizi. Acıyla karışık bir keder hissettik içimizde. Bu hissi doğru algılayabilseydik, aslında keder değil, kalplerimizden gelen bir değişim ricası olduğunu fark edecektik. Peki o ricayı yerine getirseydik ne olacaktı? Kim olduğumuzu, neyi, ne için başarmak istediğimizi tam anlamadan, çeşitli varış noktalarına odaklı “keşke”lerle dolu bir yaşam yerine, sürekli geliştiğimiz, kendimizle yarıştığımız, isteklerimizi tutkuyla gerçekleştirirken manzaranın tadını çıkardığımız bir yaşam yolculuğumuz olacaktı.

Ben de, bir koç olmaya ve kısa süre öncesine kadar kendimi de parçası saydığım çoğunluğun dışına çıkmaya kalbimden gelen o değişim ricasını fark ederek karar verdim işte. Değişimi nasıl mı başlattım? Önce bütün o standart, moda gözlükleri bir kenara bıraktım, sonra da ID International Coaching’e geldim ve bir “koç gözlüğü” aldım!

Öyle etkili bir gözlük ki bu, sadece kullanmaya karar verdiğiniz anda yaşamınız değişmeye başlıyor. Baktığınız her insanı tam, kusursuz ve tüm kaynaklara sahip kabul edebilmek, keşfedilmemiş potansiyelleri, kenara itilmiş hayalleri fark etmek ve ettirmek, önyargılardan uzak, uyumla, empatiyle iletişim kurmak ve “şanslı” kalıbına koyduğumuz azınlığın başarısının ardında tutkulu hayallerden doğan hedefler olduğunu anlamak koç gözlüğünün harikulade faydalarından sadece birkaçı. Taktığınız anda yaşam amacınızı ve tamamen kendi kaynaklarınızla gerçekleştirebileceğiniz hayallerinizi göstermekle kalmıyor, o güne dek iç cebinizde taşıdığınız olumsuz değer yargılarınız ve size zarar veren inançlarınızı gözden kaybediyor! Hızla, hedef ve isteklerinizi gerçekleştireceğiniz durakların olduğu bir yaşam yolculuğuna çıkarıyor sizi. Kalbiniz zihninizden ayrı çalışmıyor artık. İnandıklarınızı düşünüyor, düşündüklerinize inanıyorsunuz.

Daha da muhteşem olanı, bu gözlükle önce kendinizi değiştiriyor, sonra da kalplerinden gelen değişim ricasını nasıl gerçekleştireceğini bilmeyen, bazen de bu ricayı duymayan insanları kendi yolculuklarına hazırlıyorsunuz. O yolda beraber yürürken yaşama öyle güzel, enerji dolu ve tutkulu bakıyorsunuz ki, baktığınız gibi yaşamaya başlıyorsunuz.

Peki ya siz? Değişmek ister misiniz? Ya da başarmak? Ya da daha kaliteli yaşamak? Hatta belki bir hayaliniz var köşede bekleyen? Kalpten inandığınız ve zihninizin her köşesiyle desteklediğiniz hedefleriniz olsun mu artık? Döngünüzü kırmayı ve yaşamınızı manzaranın tadını çıkararak yol aldığınız bir yolculuk haline getirmeyi ister misiniz?
Bu yolculuğu hak ettiğinize ve buna değer olduğunuza eminim. Şimdi tek yapmanız gereken bir koç gözlüğü almak, ya da takan biriyle tanışmak!
Yolunuz açık, hayalleriniz gerçek, değişiminiz daim olsun…

Beril Atakul

Business and Personal Life Coach
This e-mail address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it


  Yaşam Koçu | Business and Personal Life Coach | Beril Atakul
Comments 0 Hits: 795