|
Kah ailemizle kendi önceliklerimizi, kah özel yaşamımızla işimizi, kah da duygularımızla mantığımızı dengelemeye çalışarak, her gün bir uçtan bir uca çelik bir halatın üzerinde yürümekteyiz hepimiz. Nasıl ki evrendeki muazzam dengeyi bir çiçeğin büyümesinde, yağmurun yağmasında, mevsimlerin birbirini kovalamasında görebiliyorsak, aynı denge yaşamlarımızda da hüküm sürmekte. Tek bir farkla: Yaşamımızın dengesi çoğu kez bizim elimizde. Seçimleri yapan, öncelikleri belirleyen bizleriz. O halatın üzerinde yürürken denge çubuğunu kullanan bizleriz. Yaşamımızın sorumluluğu bizim elimizde.
|
|||||
| Comments | 2 | Hits: 319 |
Biliyor musunuz, daha önce ne kadar çok konuştuğumu yaşam koçluğuna adım attığımda fark ettim. Meğer zihni susturarak söylenenlere odaklanmak, karşınızdakine kendinizi bütünüyle vererek dinlemek ne zormuş! Koçluk yolculuğunda öğrendiğim altın ders, “dinlemek” idi. Önceleri çok iyi bildiğimi (!) sandığım dinlemek. Duymak, sonrasında da fikir yürütmek zannediyordum ben dinlemeyi. Hani birisi size bir şeyler anlatırken neler söyleyeceğinizi düşünürsünüz ya! Tabii böyle dinlemek gereken zamanlar da yok değil. Ancak birisiyle etkili iletişim kurmak, o kişiyi yakından tanımak ya da bir durumu çözüme ulaştırmak istediğinizde kesinlikle yetersiz kalıyor. Güzel haberse şu: Etkili dinlemek öğrenilebiliyor!!!
|
|||||
| Comments | 1 | Hits: 264 |
Hayattan küçük ya da büyük, bir beklentisi olmadan yaşayan var mıdır aramızda?
|
|||||
| Comments | 4 | Hits: 304 |
"Sevgililer Günü" geliyor.
|
|||||
| Comments | 0 | Hits: 284 |
İş arıyorsunuz.
|
|||||
| Comments | 4 | Hits: 464 |
Ne kadar “SİZ”siniz?
|
|||||
| Comments | 1 | Hits: 281 |
Neredesiniz? Evet, tam şu an neredesiniz?
|
|||||
| Comments | 0 | Hits: 262 |
Kendimizi gerçekleştirmeyi hedeflediğimiz yaşam yolculuğunda, hem kişisel istek ve hedeflerimize doğru ilerleyip hem de “BİZ” olabilir miyiz? bilirse, “BİZ” ruhuna giriş yapmış demektir.
|
|||||
| Comments | 1 | Hits: 336 |
Hazır mısınız yeni yıla? Yılbaşı gecesi saat 00.00’a saniyeler kala, 10’dan geriye doğru saydınız mı siz de benim gibi? Bir sene boyunca yaşadıklarınızı geride bırakmanın ve bilinmeyen yine de umutla beklenen yeni bir şeylere doğru adım atmanın heyecanını duydunuz mu? Ne çok şey bekleniyor yeni yıldan değil mi? Bizler ne de severiz cansız varlıklara anlamlar yüklemeyi: “Yeni yıl sağlık, mutluluk, başarı getirecek!!!” İyi de nasıl? Sağlığı bir koluna, mutluluğu öbür koluna takıp başarıyı da geri dönüşümlü bir poşete mi koyacak? Biz de oturduğumuz yerde bekleyeceğiz siparişlerimizi. Sürekli sağlık, mutluluk, başarı ve gerçekleşen hayaller beklemek harika da, hiçbir şey yapmadan mümkün mü sizce? Nasıl şirketlerin, organizasyonların stratejileri var, insanların da gelişim stratejileri olmalı. Hedeflenen sağlık olabilir, mutluluk olabilir, başarı olabilir, sevgi olabilir, ne isterseniz ekleyin bu listeye. Her başarılı sonucun ilk adımı “istemek” çünkü. Başarının parlaklığını ise isterken yaşadığınız tutku belirliyor. Yani ne kadar tutkulu isterseniz başarı da o derece parlak oluyor. Peki diyelim ki bir hedefimiz var, elde etmeyi istiyoruz, hatta tutkuyla istiyoruz. Sonra? Hiçbir şey yapmadan, kendiliğinden bize gelmesini bekleyebilir, birilerinin bize yol açması için ümit edebilir, yeni yıldan medet umabilir ya da nihayet ona ulaşmak için kaynaklarımızı seferber edip adımlarımızı o hedefe çevirebiliriz. “Bilmek yeterli değildir, uygulamalıyız. İstemek yeterli değildir, yapmalıyız” diyor Goethe. İster küçük, ister büyük adımlarla ama ne olursa olsun yürümeliyiz. Yürüdükçe hedefe yaklaştığımızı bilerek, yürümeliyiz. Başarı hikayelerini hatırlayın. Kim oturduğu yerde dişe dokunur bir şey başarmış bugüne dek? Tüm başarılı insanların başarma isteklerini eyleme geçirmiş oldukları bir gerçek. “İlk hedefiniz Akdeniz, ileri!” derken, büyük önder Atatürk tek bir cümleyle hem hedefi, hem de eylemi vurgulamış. Onları eyleme geçiren Atatürk gibi bir liderleri olmasaydı, o ordular başarılı olabilir miydi? Peki bizler, kendi kendimizin lideri olup harekete geçebilir miyiz artık? Bu yıl önceki yıllardan biraz farklı olarak, neler istediğimizi düşünebilir, hedefler belirleyebilir, o hedeflere tutkuyla bağlanabilir ve inançla harekete geçebiliriz. Böylece daha sağlıklı, daha mutlu, daha başarılı olabilir, hatta hayallerimizi gerçekleştirebiliriz. Yeni yıl da hiç yorulmadan başarılarımızı izler oturduğu yerden. Kim bilir, öyle bir şey başarırız ki bu yıl, 2011’de tarihe bile geçeriz. Neden olmasın? “Dünyayı harekete geçirecek olan önce kendini harekete geçirsin.” Sokrates’e katılıyorum. Ve ekliyorum; İsteklerinize liderlik edin. Onların önünü açmakla kalmayın, tutkulu hedeflere dönüşmelerini de sağlayın. Tutkulu bir hedefiniz olduğunda zaten yürümeden duramayacak, hatta koşmaya başlayacaksınız! Ve dikkat!!! Çok hızlı koşarken, manzaranın tadını çıkarmayı unutmayın. Hedefiniz dolu dolu yaşamak için bir araç sadece. Aslolan yolculuğun kendisi. Siz yolculuğunuzun tadını çıkardıkça hedefleriniz başarılara, başarılarınız da yeni hedeflere dönüşecek, göreceksiniz. 2011’in kendi liderliğinizde ve tutkuyla hedeflerinize yürüyeceğiniz bir yıl olmasını diliyorum. Yolunuz açık olsun. Beril Atakul
|
|||||
| Comments | 1 | Hits: 294 |
1856 senesinde Kraliçe Victoria döneminde yaşamış duvar işçileri daha iyi çalışma koşulları için mücadele ederek günde yalnızca 8 saat çalışma hakkını kazanmışlar. Buna göre işte geçen süre, uykuda geçen süre ve kişinin kendisine ayıracağı süre 8’er saate ayrılmış ve adaletli bir dağılım sağlanmış. “Eight Hour Day” (8 saatlik gün) olarak bilinen bu hakkın uygulamaya koyulmasından bu yana tam 154 sene geçti. Kraliçe Victoria yaşasaydı ve özel yaşamın işe, işin de özel yaşama karıştığı, doğru dürüst uykunun uyunmadığı yeni dünyayı görseydi ne derdi, merak ediyorum doğrusu?
Nefes nefese tamamlanmış bir market ve pastane alışverişinin ardından kendimizi eve attığımızda durum daha da vahimleşiyor. Bir yandan ev ödevini kontrol ettirmek için eteğimizden çeken çocuğumuz, diğer yandan az sonra gelecekler için hazırlık, evin toparlanması, sabah bıraktığımız halde duran yatak odalarının çarşaf ve yastık yığınından arındırılması, sofranın kurulması, o esnada gelen iki iş telefonunun (birisi müdürümüz) cevaplanması, kıyafet değiştirmek derken, biz daha tam hazır olamadan kapı çalıyor bile. Kapı ile birlikte stres dolu kalp atışlarımızı da duyuyoruz. Yetişmiyor işte, hiçbir şey yetişmiyor!!!
Beril Atakul
|
|||||
| Comments | 1 | Hits: 312 |
İsmi lazım olmayan bir şehirde bir adam yaşarmış. Bu adamı tüm tanıyanlar onun ne kadar uyumlu, kibar bir insan olduğundan bahsederlermiş. Ne zaman birileri bir yere çağırsa, “aman reddetmeyeyim” diye gidermiş. Birisi yardım istese, “şimdi yardım etmezsem arkamdan ne konuşurlar” der koşarmış. Sinirli biri kendisine dert yansa “tepeden tırnağa haklısın” dermiş. Kendi fikirlerini belirtmez, çoğunluğa katılır, ne düşündüğünü söylerse tanıdıkları onu dışlayacak diye ödü koparmış. Çocukları ve karısıyla ilişkilerinde de değişen bir şey yokmuş. Karısının isteklerini düşünmeden kabul eder, kendisine yıkılan tüm angarya işlere koşar, çocukları mutlu olsun diye gündüz işte, gece de evde çırpınır dururmuş. Karısı hep dert yanarmış: "Bizim adam böyle işte, ne kokar, ne bulaşır. Herkes benimki gibi koca ister, gel bir de bana sor, varlığıyla yokluğu bir sanki!" Bu sözleri duyduğunda gülümsermiş adam. İçinden öfkelense de belli etmez, tüm düşüncelerini içine atarmış. Bırakın kendisine zaman ayırmayı, etrafındakiler için koşturmaktan saçını sakalını kestirmeye bile vakti olmazmış. İnsanlar için bir şeyler yapıp onlar tarafından kabul ve değer görmekmiş derdi. "Ben onlara uymazsam beni almazlar aralarına, onlar için yaptıklarımdan başka nasıl gösterebilirim ki kendimi?" diye düşünürmüş. Herkesi doğrulamaktan, her isteyene koşmaktan, ona verilen her işi göze girebilmek için başarmaya çalışmaktan kendi yapmak istediklerine sıra da gelmezmiş. Ahşap işleriyle uğraşmak ister, karısının “Bu yaştan sonra marangoz mu olacaksın başıma?” sözleriyle cesaret edemezmiş. “Balık tutsam?” der, “haftasonu akrabalar bizdeyken balığa gitmek ayıp olur” diye düşünüp kendisini durdururmuş. Çevrelerindeki onca insana rağmen düşüncelerini anlatabildiği düzgün bir dostu da yokmuş. Varsa yoksa gelen giden, onları bir yerlere çağıranlar, işyerindeki arkadaşlar, çocukların gürültüsü, karısının yakınmaları… “Ne biçim bir hayat bu, çevremdekiler mutlu olsun diye hem kendim için hiçbir şey istemiyorum, hem de yaranamıyorum insanlara, bir adam yerine koyup saygı göstermiyorlar bana. Kafamı kaşıyacak vaktim yok ama yaşıyor muyum, çile mi dolduruyorum, bilmem” diye düşünüyormuş öfkeyle. Bir haftasonu, bir arkadaşı aramış ve alet çantasını dükkanına kadar getirmesini rica etmiş. "Ya benimkini kaybettim, çok da lazım şimdi, olsa olsa sen yetişirsin bana diye düşündüm" deyince, bizimki hemen çantayı kaptığı gibi yollara düşmüş. Hava soğuk, ayaz demeden arkadaşının dükkanına varmış. Tam içeriye girecekken, dükkandakilerin kendisi ile ilgili konuştuklarını anlayınca kapının eşiğinde kulak kabartmış. "Ne saf, ne salak adam değil mi ama, bu havada kime söylesem gelmezdi şimdi, sen şehrin bir ucundan bir ucuna bir telefonla kalk gel, olur iş değil." "Hakikaten ya" demiş öteki, "diyordun da inanmamıştım, herkese lazım böyle arkadaş, kullan kullan dur. Ben de arkadaş olayım bari, yarın öbür gün lazım olur." İçi cız etmiş. Öfkesi boncuk boncuk ter olmuş alnında. Yumruklarını sıkmış, çenesini kilitlemiş, alet çantasını yere bırakıp dönmüş sırtını dükkan kapısına. Soğuğa rüzgara aldırmadan yorulana kadar durmadan yürümüş. O güne kadar kimseyi kırmamış, kimseye itiraz etmemiş, kendi halinde yaşamaktan ve uyum sağlamaktan başka hiçbir şey yapmamış. Çocukluğu gelmiş aklına. Ne anneden, ne de babadan ilgi görmeden yaşadığı, fikrini açıkça söyleyemediği, büyük kardeşlerinin onu daima ezdiği günleri düşünmüş. Kimse ona önem vermedikçe, o da isteklerini beyan etmez onların isteklerine uyarmış. Böylece arada bir de olsa, sesi çıkmadığı, uyumlu olduğu için bir “aferin” alabiliyormuş. Düşüncelerinden sıyrıldığında deniz kenarında kayalıkların üzerinde durduğunu fark etmiş. Kurtuluş gibi gelmiş ona kayalar, bıraksam kendimi aşağı, arkamdan ağlayan bile olmaz diye düşünmüş. "Şu dünyaya bıraktığım ne var ki, iki çocuktan başka. Üstelik ikisi de beğenmez babalarını." Tam ayağını boşluğa atacakken kuvvetli bir el yakalamış kolunu. Bir de bakmış, yaşlı bir dilenci. "Evlat ne yapıyorsun, delirdin mi? Ne kıyacaksın sana verilen cana, arkanda bıraktığının ne kadar değerli bir hayat olduğunu bilmez misin?" diye sormuş hiddetle. Dilencinin öfkesinden korkmuş, çöktüğü yerde anlatmaya başlamış hikayesini uzun uzun. Sonra da "Sen olsan ne yaparsın baba? Atlar mısın, atlamaz mısın?" demiş. Dilenci gülümsemiş "Bin yıl daha dileneceğimi bilsem, yine atlamam" demiş. "Hem senin derdinin devası var bende, iyi olacak hastanın ayağına doktor gelirmiş ya" dedikten sonra elini cebine atmış ve çıkardığı yırtık pırtık kağıdın üzerine kayaların arasından bulduğu bir kömür parçasıyla bir şeyler karalamaya başlamış. Bizimki şaşkın şaşkın bakarken kirli elleriyle özenle tuttuğu kağıdı avucunun içine sıkıştırıvermiş. "Bunu sabah öğlen akşam ne zaman istersen kullanabilirsin. Kullanmadan önce tek yapman gereken kendine bir soru sormak. Bak soruyu da yazdım sana karıştırmayasın diye, bir süre sonra göreceksin ki yaşamın hiç olmadığı kadar güzel olacak, geçmişe kıyasla nasıl değiştiğine şaşırıp kalacaksın. Haydi kal sağlıcakla!" Dilenci arkasını dönüp uzaklaşırken avuçlarının içindeki kirli kağıt parçasıyla arkasından bakakalmış adam. Kağıdı açıp baktığında ise alt alta yazılmış şu cümleleri okumuş: "HAYIR!" Sabah, öğlen, akşam kendine soracağın "Bunu gerçekten yapmak istiyor muyum, benim için ne derece önemli?" sorularının cevabına göre gönül rahatlığıyla söylenecek. Adam reçeteyi aynen uygulamış. Kalbine o soruları sorduğu her vakit, kendisini ve gerçekten ne istediğini biraz daha anlamış. Kendisini anladıkça ve "Hayır" demeye başladıkça gerçekten istediklerini gerçekleştirmek için zaman bulabilmiş. Çevresi ondaki bu değişikliğin nasıl olduğunu hiç anlayamamış. Zamanını dolu dolu yaşayan, kendisiyle barışık bir adam olup çıkmış. Karısı bile daha mutluymuş. Bu işin sırrını soranlara ne olup bittiğini anlayamadığını, kocasına adeta sihirli bir değneğin değdiğini anlatıyormuş. Adam bir daha hiç eskisi gibi olmamış ve ne zaman kendisinden şüpheye düşecek gibi olsa gümüş bir çerçeveye koyup çekmecesinde hazine gibi sakladığı reçetesini okumuş. Yaşamına bir derviş gibi giren ve basit bir reçeteyle ona gerçeği gösteren dilenciye her gün teşekkür etmiş. Hayır demekten korkmayın. Kendinizi ve sizin için gerçekten neyin önemli olduğunu unutmamanız için yazdım bu hikayeyi. Sizler çevrenizle uyum içerisinde, sizden her istenileni yaparak yaşadığınız için değil, sadece kendiniz olarak çok değerlisiniz. Bazı şeylere hayır diyerek, kendiniz için nelere evet diyebileceğinizi düşünsenize bir! Öyleyse gelin, belirleyin "hayır"larınızı artık. İstemeden, usulen, mecburen yaptıklarınızı kenara yazın. Ve onlara "hayır" diyerek bundan böyle nelere "evet" diyebileceğinizi de yazın. Sonra birisine cevap vermeniz gerektiğinde, geriye sadece o sihirli soruyu sormak kalıyor: "Bunu gerçekten istiyor muyum? Benim için ne derece önemli?" Bu hikayeyi düşünmenizi ve zaman zaman kendinize "evet" diyebilmek için başkalarına "hayır" diyebilmenizi rica ediyorum. Sonuçlardan memnun kalacaksınız. Nelere "hayır" diyerek, nelere "evet" diyebildiğiniz ile ilgili geri dönüşlerinizi bekliyor, yaşamınızın kalbinizin olumladığı kararlarla dolu olmasını diliyorum. Beril Atakul Business and Personal Life Coach
|
|||||
| Comments | 2 | Hits: 196 |
Sıfırdan sonsuza nasıl ulaşıldığını öğrenmek ister misiniz? İşte size çok çarpıcı üç yaşam öyküsü…
|
|||||
| Comments | 1 | Hits: 242 |
Her ş Hem anne, hem de baba vazgeçtikleri hayalleri, olamadıkları meslekleri, ideal olarak nitelendirdikleri özellikleri çocuklarında görmek, onlar üzerinden gerçekleştirmek isteyebiliyorlar. Bazen anne baba arasında görüş ayrılıkları oluyor, planlar çatışabiliyor ve eşler arasında uyumsuzluk ve huzursuzluğa yol açıyor. Bazen de çocuk yapı itibarı ile anne babanın tasarladıkları ile uyuşmuyor ve ebeveyn-çocuk kutuplaşması meydana geliyor. Teknolojik uyarıcıların zenginliği ve cazibesi çocuğu içine kapanık, ebeveyninden kopuk olmaya sürüklerken giderek artan iletişimsizlik ve aile içi stres bir kıvılcımla başlayan orman yangını gibi boşanmaya kadar gidebiliyor. Aile her ne kadar bölünmez bir bütün gibi gözükse de içinde yaşayan her bir birey farklı bir meta-programa sahip. NLP (Neuro Linguistic Programming – Sinir Dili Programlama) uzmanları bugün her bir bireyin programını belirleyip bu programı bireyin çevresiyle uyum içinde yaşayabileceği şekilde ele alarak meta-programlar üzerinde çalışmalar yapıyorlar. Eşlerin farklı meta-programları olduğunda ve bu programlar çeşitli yöntemlerle uyumlu hale getirilmediğinde ortaya incir çekirdeğini doldurmayacak konulardan çıkan tartışmalar çıkmaya başlıyor. Programı baskın olan taraf, genellikle çocuğu da kendi programına uygun yetiştirme çabasında olduğundan, er veya geç aile içi uyumu tehdit edebilecek konular meydana geliyor. Elbette bunun tersi de mümkün. Birbirini dinleyen, birbirine saygı gösteren, uyum içinde her bireyin kendisini gerçekleştirebileceği bir aile hayal değil. Aile Koçluğu, hayal gibi görünenin gerçek olmasında katalizör görevi gören çok değerli bir hizmet. Çünkü her şeyin temeli aile ve uyumlu bir toplum yapısı, ancak uyumlu ailelerle sağlanabilir. Gelelim örneğimizdeki doktor evlat sahibi olma hevesindeki ailemize… Hayalleri desteklenmeyen, kalbinin ona söyledikleri etrafı tarafından bastırılan çocuk ya içine kapanıyor – ki bu okul başarısını dahi etkileyebiliyor – ya da asileşiyor ve ona cazip gelen mesleği yapmakta ısrar ediyor. “Bu çocuk kime çekmiş böyle? Bir dansçı olsa bari ailede. Senin dayın tiyatrocuydu, kesin ondan gelmiş bu dans geni. Dansçı olup sersefil gezeceğine, doktor ol, git sonra tango dersi al!” diyen ebeveyn bu cümlelerle neleri tetiklediğinin farkında bile olmuyor. “Beni kendilerinden görmüyorlar, sevdiğim şeyi küçümsüyorlar, başarılı olacağıma inanmıyorlar, doktorluktan başka ne yapsam mutlu olmayacaklar, hatta beni sevmeyecekler” cümleleri dolaşıyor kafasında. Kutuplaşmayı bazen tek bir yanlış cümle yaratıyor ve her geçen gün iletişimim minimum düzeyde yaşandığı, anne-babanın şikayetçi, çocuğun ise isyankar ya da silik olduğu bir aile yapısı oluşuyor. Bir hayale kilitlenmiş ebeveyn o hayalin çocuklarının kapasitesi ve meta-programı ile ne kadar uyumlu olduğunu bilmeden onu “saygın” ve “para kazanabileceği” bir mesleğe yönlendirmek istiyorlar. Bu esnada çocuğun ödeyeceği bedeller, doktor olana kadar ve olduktan sonra yaşayacağı süreçler pırıltılı hayallerin arkasında unutuluyor. Öyle bir ihtimal var ki, potansiyeli fark edilen ve kendini gerçekleştirmesine izin verilen çocuk sıradan bir doktor olmak yerine dünyanın tanıdığı bir dansçı olacak belki de! Ya da dans kurslarına gidecek, hayallerini tatmin edecek, dansı hobi olarak yapıp avukat olmaya karar verecek! Koçluk yaklaşımı aileyi ele aldığında aile içindeki her bir bireyi kendi başına ve ailenin bir parçası olarak tam kabul ediyor. Bireylerin meta-programlarını, birbirlerinin ihtiyaçlarını, kendi varoluş nedenlerini fark etmesi ve kaliteli bir iletişim yoluyla her birinin uyum içinde kendisini gerçekleştirebilmesi amaçlanıyor. Bu kapsamda anne-baba, anne-çocuk, baba-çocuk ilişkileri ayrı ayrı ele alınıyor. Ebeveynin aile yapısına kendi geçmişlerinden taşıyıp getirdiği yargılar ve kalıplar bulunuyor ve gerekli görüldüğünde uygun NLP teknikleri ile olumlu hale getirilebiliyor. Karşılıklı beklentilerin, söylenen kırıcı cümlelerin, davranışların altında yatan gerçek nedenler ortaya çıktıkça aile koçunun yol arkadaşlığı ile sağlanan şeffaf ortam kaliteli iletişim ve uyumun temellerini atıyor. Sınav dönemleri, aileye yeni bir bebeğin katılması, şehir değişikliği, aile reisinin iş arıyor olması, annenin iş hayatına geri dönmek istemesi gibi uyumu bozabilecek dönemsel durumlarda da “konu bazlı koçluk uygulamaları” uyumun kısa sürede yeniden yakalanmasını amaçlıyor. Birbirlerini kalpleriyle dinleyebilen, empati kurabilen, yeteneklerinin farkında olup bunları doğru yönlendirebilen, aileyi ilgilendiren kararları uyum içinde alabilen bireylerin yaşadığı bir aile ne harika olurdu değil mi? Aile Koçluğu ile tüm bunlar, hatta daha fazlası mümkün. Bir gün her ailenin bir koçu olsa ve aile doktorları gibi aile koçları da gerekli görülen her durumda aransa bu toplumda neler olurdu düşünebiliyor musunuz? Beril Atakul
|
|||||
| Comments | 0 | Hits: 240 |
Her birimiz dünyaya farklı gözlerle bakıyoruz. Yaşamı önce gözlerimiz, sonra zihnimiz ve yüreğimizle görüyor, gördüklerimize çeşitli anlamlar yüklüyoruz. Bugüne dek dünya sahnesinde yaşadığımız yıllar, onlara yüklediğimiz anlamların ve bu anlamlarla oluşan deneyimlerin bir bütünü aslında. Öyleyse yaşamımız ona bakış açımızla şekilleniyor. Ne kadar basit, bir yandan da öz bir çıkarım değil mi? Nasıl bakıyorsak, öyle yaşıyoruz işte! Dünyayı algılama biçimimiz tüm hayatımızı etkiliyor. Küçük bir çocukken tutkulu hayallerimiz yok muydu? Ne oldu onlara? Birilerinin bakış açısına kurban gittiler. Belki bize o hayallerin ne kadar olasılık dışı olduğunu anlattılar. Belki “Çocuk aklı işte”, deyip dinlemediler bile. Önce hayallerden vazgeçtik, büyümenin bir ön koşuluymuşçasına. Sonra öğrenci olduk, bize öğretilen kitaplar dolusu bilgiyi satır satır ezberledik. Bakış açımız öğrenmek değil, sınavdan geçmek üzerineydi. Geçtik de o sınavlardan. Önce sınavlardan, sonra da ezberlediğimiz onca değerli bilgiden geçip gittik. Korkulu rüyamız olan üniversite sınavına bir iki sene kala, yarış takımlarımızı donandık. Öğrenilen her bir bilgiyle kendimizi sollamaya değil, diğer yarışçıları sollamaya çalıştık. Üstelik bu yarışın bitiş çizgisi sınavın ta kendisiydi. O ipi göğüslediğimizde artık ne olacaksa olacaktı. Alınan puanlar bizi ya herkesin dilinde olan saygın, moda mesleklerden birine ulaştıracaktı, ya da sil baştan bir sonraki senenin yarışına hazırlanacaktık. İpi başarıyla göğüsleyip mesleki eğitim almaya hak kazananlarımız, iktisat, ekonometri, sistem mühendisliği nedir, dünyaya bakış açımıza uygun mudur bilmeden, tuttuk fakülte yollarını. Seçimlerinden memnun, başarılı ve mutlu bir kariyer planlayan şanslı azınlık bir yana, birçoğumuz mezun olduğumuzda ne yapacağımızı, hangi yöne gideceğimizi bilmiyorduk. Zihnimizi ve yüreğimizi uyumla buluşturan kararlar vermeye alışık değildik ki. Bilgiyi ve kullanım alanlarını sentezleyen, onları hedeflerimizle buluşturan bir gözlük yoktu gözümüzde. Prada’lar, Chanel’ler, Ray Ban’lerimiz vardı, herkesin taktığı gibi. O yaşa gelmiş, bakış açımızı ve seçimlerimizi temsil edecek kendi gözlüğümüzü bulamamıştık ve standart gözlüklerle gördüğümüz dünyayı bizim sanıyorduk. Bizim diye inşa ettiğimiz o dünya her geçen gün yeni gelişmeler sundu bize. Kendi işimizi kurduk, ya da okuduğumuz fakültenin desteklediği bir işe girdik, evimiz oldu, belki kiralık, belki de bize ait. Kimilerimiz evlendi, hatta çocuk sahibi oldu, kimilerimiz ise yalnızlığı tercih etti. Benzer gözlüklerle baktığımız dünya üzerinde - “şanslı” kalıbıyla tanımladığımız azınlıkların dışında – birbirine benzer yaşamlarla döndük durduk. Bir gün bu döngüyü fark ettik ve yaşantımızla ilgili şüpheye düştük. “İçimde kullanmadığım bir potansiyel olduğunu hissediyorum”, “On yıl önceye dönebilseydim şimdi, neler yapardım neler”, “Oysa bambaşka hayallerim vardı”, gibi cümleler kurarken bulduk kendimizi. Acıyla karışık bir keder hissettik içimizde. Bu hissi doğru algılayabilseydik, aslında keder değil, kalplerimizden gelen bir değişim ricası olduğunu fark edecektik. Peki o ricayı yerine getirseydik ne olacaktı? Kim olduğumuzu, neyi, ne için başarmak istediğimizi tam anlamadan, çeşitli varış noktalarına odaklı “keşke”lerle dolu bir yaşam yerine, sürekli geliştiğimiz, kendimizle yarıştığımız, isteklerimizi tutkuyla gerçekleştirirken manzaranın tadını çıkardığımız bir yaşam yolculuğumuz olacaktı. Ben de, bir koç olmaya ve kısa süre öncesine kadar kendimi de parçası saydığım çoğunluğun dışına çıkmaya kalbimden gelen o değişim ricasını fark ederek karar verdim işte. Değişimi nasıl mı başlattım? Önce bütün o standart, moda gözlükleri bir kenara bıraktım, sonra da ID International Coaching’e geldim ve bir “koç gözlüğü” aldım! Öyle etkili bir gözlük ki bu, sadece kullanmaya karar verdiğiniz anda yaşamınız değişmeye başlıyor. Baktığınız her insanı tam, kusursuz ve tüm kaynaklara sahip kabul edebilmek, keşfedilmemiş potansiyelleri, kenara itilmiş hayalleri fark etmek ve ettirmek, önyargılardan uzak, uyumla, empatiyle iletişim kurmak ve “şanslı” kalıbına koyduğumuz azınlığın başarısının ardında tutkulu hayallerden doğan hedefler olduğunu anlamak koç gözlüğünün harikulade faydalarından sadece birkaçı. Taktığınız anda yaşam amacınızı ve tamamen kendi kaynaklarınızla gerçekleştirebileceğiniz hayallerinizi göstermekle kalmıyor, o güne dek iç cebinizde taşıdığınız olumsuz değer yargılarınız ve size zarar veren inançlarınızı gözden kaybediyor! Hızla, hedef ve isteklerinizi gerçekleştireceğiniz durakların olduğu bir yaşam yolculuğuna çıkarıyor sizi. Kalbiniz zihninizden ayrı çalışmıyor artık. İnandıklarınızı düşünüyor, düşündüklerinize inanıyorsunuz. Daha da muhteşem olanı, bu gözlükle önce kendinizi değiştiriyor, sonra da kalplerinden gelen değişim ricasını nasıl gerçekleştireceğini bilmeyen, bazen de bu ricayı duymayan insanları kendi yolculuklarına hazırlıyorsunuz. O yolda beraber yürürken yaşama öyle güzel, enerji dolu ve tutkulu bakıyorsunuz ki, baktığınız gibi yaşamaya başlıyorsunuz. Peki ya siz? Değişmek ister misiniz? Ya da başarmak? Ya da daha kaliteli yaşamak? Hatta belki bir hayaliniz var köşede bekleyen? Kalpten inandığınız ve zihninizin her köşesiyle desteklediğiniz hedefleriniz olsun mu artık? Döngünüzü kırmayı ve yaşamınızı manzaranın tadını çıkararak yol aldığınız bir yolculuk haline getirmeyi ister misiniz? Beril Atakul Business and Personal Life Coach
|
|||||
| Comments | 0 | Hits: 795 |